|
R.Tekin UĞUREL tarafından yazıldı
|
|
Cuma, 03 Temmuz 2009 18:47 |
|
Ben, günlerden bir gün, yukarıdan şimşek hızıyla inip, bu direğe çarptım. Demirden yapılmış olan elektrik direği, tam da iki bacağımın arasında kaldı. Ben ise, acılar içinde… Emînim ki, kendi kızağımla kayıyor olsaydım bu kazâ meydana gelmezdi. Emânet kızağa binmiştim ve o kritik virajı alırken kontrol benden çıkmıştı. Dayanılmaz acılar içinde;sünnet çocukları gibi fakat bacaklarımın arasını iki avucumla tutarak bizim eve gelebildim.Komşu hanımların hemen hepsi bizdeydi.Annem delicesine fırladı.Onun peşinden kadınlar da... Benim başıma üşüştüler. Ben, acıyla kıvranıyorum ama, bütün ısrarlarına rağmen pantolonumu açamıyor, utanıyorum. Bunca kadın arasında benden başka erkek yok. Evet, onüç ondört yaşlarındayım, ama evdeki tek erkek benim. Fakat, yaşadığım acının geçmesi için o bölgeyi göstermem gerektiğini de biliyorum. Hem utanıyor, hem de bunu düşünüyorum. Nihâyet, beni yaka paça odanın ortasına yıktılar ve...
|
|
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Perşembe, 02 Temmuz 2009 14:01 |
Peygamber Efendimiz’in hayâtını inceleyen eserlere bakıldığında, O’nun en fazla şakalaştığı kimselerin çocuklar olduğu hemen görülüyor. Kezâ hanımlarına da fazla şaka yaptığı bilinen Peygamberimiz; kimsenin alâka göstermediği ve çevresinden sevgi ve ilgi bekleyen fakir insanlarla da özellikle şakalaşmıştır. Demek oluyor ki şaka; bâzı insanlara,gerçeği söylemenin bir başka üslûbudur.Çocuğa,yaşlı,kadına,ihtiyara,alıngana,ince ruhlu ve beklentisi olan kimselere,bir kısım hakîkatleri anlatma tarzıdır. Ayrıca Peygamber Efendimiz; alay etme, hafife alma, dalga geçme, küçük düşürme gibi insanca olmayan maksatlarla yapılan şakaları şiddetle kınamıştır. Demek ki eski insanların çok kullandığı ‘’Lâtîfe lâtif gerek’’ sözünün dayanağı, kaynağı işte bu peygamberâne üslûptur.Şimdi, konuyla ilgili olarak,...
|
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Perşembe, 02 Temmuz 2009 13:33 |
|
 Kaabiliyeti mahduttu ama arzusu sonsuzdu. Sevmek, bilerek tanıyarak sevmek istedi. Sevmek, severek yükselmek istedi. Sevmek, sevdiğini içinde hissetmek istedi. ‘’Allahım’’ dedi. Defâlarca bu, şiirlerin en ilâhîsi olan kelimeyi tekrar etti. Ama ihâtâ edemedi. Zîra kabiliyeti mahduttu. Hecelerini ayrı ayrı içmeyi denedi. Bu kadar sür’at de fazla idi. O yolda, muazzam uçurumlardan, sarp kayalardan atlayıp uçsuz zirveye bu sür’atle de tırmanamazdı. Kabiliyeti mahduttu ama arzusu sonsuzdu. ‘’Önce Elif’i tanımalıyım’’ dedi. ‘’Önce Elif’i tanıyalım’’ dedi. Dediler ki: ‘’Hattatlar en çok O’nun üzerinde uğraşırlar.’’ Koştu hattatlara gitti. Meşgûldüler. Elif üzerinde çalışıyorlardı. O da Elif’in önünde eğildi. Dal’dı, servirevandı Elif. Bâzen yalnız, bâzen berâberdi Elif. Yalnızken tığ gibi başı göklerdeydi. Bir harfe takılınca onu öyle bir yukarı çekişi vardı ki… O harfi de yükseltmekteydi. Alfabeyi açtı, bütün harflerin...
|
|
R.Tekin UĞUREL tarafından yazıldı
|
|
Perşembe, 02 Temmuz 2009 07:33 |
SAYFA:11 Mektup,şöyle başlıyordu: Bugün, bu ayrılıktan ne kadar şikâyetçi ve ne derece üzgünsün; hakkın var. Hattâ, bu ayrılığa sebep olduğunu zannettiğin insanlara da kızgın ve kırgınsın. İçinden gelen arzulara aykırı olarak gelişen hâdiseler karşısında ne kadar üzülürsen üzül; netîce aslâ değişmiyor, değil mi? Bahçıvan, elini torbaya daldırır ve avuçladığı tohumları serper. O torbadaki her bir tohum da, senin gibi, bir an önce toprağa...
|
|
R.Tekin UĞUREL tarafından yazıldı
|
|
Salı, 30 Haziran 2009 10:57 |
Zekî bakışlı, ele avuca sığmaz bir çocuk sabah erkenden bahçeye çıktı. Doğruca güllerin yanına varıp, sırtını erik ağacına dayayarak oturdu. Kaç zamandır zihnini kurcalayan bir sualin cevâbını, işte nihâyet alacaktı. Karnı acıksa bile, arılar ve sinekler bıktırıcı bir inatla kendisini rahatsız etse bile hiç kimse onu buradan kaldıramıyacaktı. Çünkü, minicik zihnindeki kocaman soru işâreti, şuydu: --‘’ Bu fidandan, şu çiçek nasıl çıkıyor? Tomurcuk, dalların neresinde nasıl saklanıyor ki; bir el, önce onu ortaya salıyor… Sonra gene...
|
|
|
|
|
|
|
Sayfa 1 > 38 |