Adresimi Bilmiyormuş?

0
37

Son günlerde kitaplığımıza MUSİKİ EDEBİYATI ile BELÂGAT ve Edebî Sanatlar LÜGATİ (Doğu Kitabevi, iletisim@dogukitabevi.com) adlı, yılların birikiminin ürünü olan birbirinden değerli iki eser birden kazandıran R. Selçuk Uysal, İzmir’den e-posta ile soruyor:

“Istanbul’a gelirsem seni nerede bulabilirim. Ev adresini bilmiyorum…vd.”

“A cancağızım” , Ezeri ağzı danışarsak “köhne dostum”, dert edindiğin şeye bak!.. O bilmediğini söyleyip sorduğun şey: (Boğa ile Yengeç), “bedbaht ile bahtiyar arasında”. Kavakların yapraklarının dökülüp dökülmediğine bakmaksızın, Kordonboyu’nun yosması, diller çalan uğrusu(nun)…. Al cepkenini giyip bağlara doğru yürüyüp yürümediğini sormaksızın, İzmir’in gülünün Karşıyaka’da elinde mülü ile seyran edip etmediğine aldırmaksızın, şairlerin öve öve bitiremedikleri, “Bir sengine yek-pâre Acem mülkünü” feda ettikleri, “cennet-i âlânın altında mı, üstünde mi olduğunu” sordukları, varsılların gökleri tırmalayan beton yığınları dikmekten geri kalmadıkları Istanbul’a gelecek olursan seni Ada sahillerinde bekliyorum.

Çamlar arasında süzülen mehtabın görünmesine kalmadan, Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”da “orman”ı var dediği, günümüzde beton yığınlarından, tv (bunu ‘te ve’ olarak okusak olmaz mı?!! Kimileri “tiiii viii” deyip duruyorlar!!!) vericileri denilen boynuzlardan görülecek hâli kalmayan Çamlıca’ya çıksak ve baksak: Sazlar çalınıyor mu bahçelerinde, bülbül sesi var mı şarkıların nağmelerinde?.. Benden söz çıkmaz.. Güneşe ya sen doğ, ya ben doğayım dedirtecek bir âfet görürsen: Gel güzelim Çamlıcaya bu gece/ Bülbüllerin efganını dinleyelim gizlice, de diyebilirsin; Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni de diyebilirsin.

Bilirsin ama ben yine de söyleyeyim: “Hisarlar’da Türk’ün kuvveti, Küçüksu’da ve Göksu’da neş’esi, Kâğıthane’de zevk ve şevki, Eyüb’de mâneviyeti, surlarda atılışı, hava gibi teneffüs edilir.”

Bunca güzellikleri görmemek için kişi oğlunun kör olması yetmez; onun içindir ki: Bir devri lânetiyle boğan şâirin Sis’i/Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi, denmiştir.

Osmanlının 3. payitahtı, iki kıtanın buluştuğu, Napolyon’un “Ona egemen olan dünyaya hükmeder” dediği, dünyanın incisi bu canım şehir, Sadi Yaver Ataman gibi bir kültür ve sanat adamına TÜRK ISTANBUL adında koca bir kitap yazdırmıştır. Bununla da kalmamış, kolay kolay her şeyi beğenmeyen Yahya Kemal Beyatlı’ya “Türk İstanbul” adında makaleler kaleme aldırmış, pek çok şiirine, yazısına da esin kaynağı olmuştur. Nice nice sanatçılara, yazarlara, araştırmacılara da ilham kaynağı olmaktan geri kalmamıştır. Hakkında ansiklopediler yazılır olmuştur. Dünkü karasevdalılarının sayısını ancak Allah bilir. Bu özelliklerinin, güzelliklerinin, zenginliklerinin kıymetini bilmek şöyle dursun, onu çirkinleştirmek için elimizden geleni ardımıza koymadık. Kaynak sularını kuruttuk; atalarımız “Yaş kesen baş keser” demişler ama, biz ağaçlarını kestik; denizini kirlettik. O canım konakları, köşkleri, kasırları, sarayları, yalıları, çeşmeleri, camileri, sebilleri, selsebilleri, hamamları, türbeleri; oya oya işlenmiş, nakış nakış süslenmiş her biri birer harika ve tarih belgesi olan mezar taşlarını kırdık, yıktık, yaktık; yerle bir ederken içimiz sızlamadı, yüreğimiz yanmadı. Bunlar da yetmemiş olsa gerek Türk’ten hiçbir iz taşımayan şeddadî beton yığınları dikmeyi de marifet sandık. Mezarlıkları dozerlerle talan ettik, çevrelerini yüksek duvarlarla çevirip hayattan kopardık; fotoğraf çekmeyi de yasakladık. “Sakin sokaklarına, ruha şifa veren cami avlularına” bülbül sesli müezzinlerine hasret kaldık. Yalnız biz Türklerin değil, dünyanın da en büyük mimarı olan Ser-Mimârân-ı Hassa Sinan’ın nice eserlerine kıyarken hiçbir rahatsızlık duymadık. Bereket versin, Aydın Boysan’ın dediği gibi: “Fazla paramız olmadığı için Istanbul’u New York kadar çirkinleştiremedik.”

“Bir semtinden diğerine geçilirken bir yıldızdan bir yıldıza geçmiş kadar başkalık duyulan” “Aziz İstanbul”u, yıllar önce, kendisini dünyanın ve tarihin merkezi sanan Batıdan gelme, adı Prost mu, Prostat mı her neyse, bir oğlanın eline teslim ettik. “Bir şehrin gelişimi yabancı uzmanların eline bırakılamaz”, sözünü hiç mi hiç hatırlamadık. Bunlar da az gelmiş olmalı ki, “Gökle toprak arasında dalgalanan en güzel hat” olan Boğaz’ın boğazını demir pençelerle sıktık. 6.2.1935’te İstanbul’un imarı konusunda Valinin başkanlık ettiği bir toplantıda Yahya Kemal “Boğaziçi altından tünel geçer, (inşallah köprü geçmez, temenni etmem) İstanbul şehri bundan istifade eder” demişti. İkisi az gelmiş olacak ki, bugün üçüncüsünü dikmenin şehvetiyle yanıp tutuşuyoruz. Nuruosmaniye Camisi’ni “üslûpta millî şuursuzluğun bir numunesi” olarak niteleyen Üstad, bugünkü ucûbeleri görse acaba ne yapardı?..

“Cancağızım” istersen: Gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim/Ol kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyelim. Eski bir göz yanığını gördünse, gönül yaraların depreştiyse şu şarkıya başlayabilirsin: Küçüksu’da gördüm seni, gözlerinden bildim seni.

Eski yaraları kaşıyıp kahırlanmanın yararı yok. Gezimize Boğaziçi’nde devam edelim. Muhakkak bilirsin: Boğaziçi şen gönüller yatağı/Her bucağı âşıkların otağı/Yamaçları sanki cennetin bağı/Mehtâbı hoş, güneşi hoş, günü hoş/ Boğaziçi herkesi eder sarhoş/Pırıltılar oynaşırken sularda/Öpüşürler martılar kuytularda/Tarabya’da, Bebek’te, Üsküdar’da.

Bakıyorum esrimiş gibisin. İstersen aynı makamdan, aynı besteciden, yavaş yavaş Yavaşça’dan devam edelim: Kışın ayrı güzelsin, yazın ayrı güzelsin/İlkbahar ve sonbaharın, cennet gibi İstanbul/Boğaz ve Marmaranla sen cihana bedelsin/Erenköyü’n, Çamlıca’n cennet gibi İstanbul/Gurubun hâlelenir suların arkasından/Dertliler deva umar çeşmelerin tasından/ Saf saf olmuş tarihler girer Topkapısı’ndan/Vatan ufkunda parlar ziynet gibi İstanbul.

Şimdi de Aşkımın sahil-i deryâsını sardığı Yeniköy’e uzanalım. Emirgân çınar altında bir çay içtikten sonra da bakalım: Hisarlı kız, esrarlı kız ne âlemde, neler yapıyor?..Hatıralar toplayalım Hisarlar’dan. Sen istersen şöyle seslen: Hâlâ beni düşünür ve hâlâ ağlar mısın? Âşiyân yollarında ses versem duyar mısın?

Burada da gördüğün peri kızlarından birine sorabilirsin:

Duruşun andırır asil soyluyu

Hisar, Kuruçeşme sahil boyluyu

Arnavutköylü mü, Ortaköylü mü

Kız sen Istanbul’un neresindensin?

Sakın ola ki bana: Arnavutköy’ün çileğini, Çengelköy’ün ayvasını, bademini, Dolmabahçe’nin uskumrusunu, Beykoz’un kalkan balığını, cevizini; Bayrampaşa’nın enginarını, Eyüpsultan’ın oyuncakçılığını, Kemer’in patlıcanını, Küçüksu’nun, Alibeyköy’ün mısırını, Yedikule’nin marulunu sorma!.. Zira hepsinin de köküne kibrit suyu ektik ve hepsi de tarihin sinesine sığındı. İstanbul Efendisi denilen o nezaket ve kibarlık anıtlarını görmek de ne yazık ki kısmet olmadı.

Bir zamanlar “bir hâne-i vîrânımızın olduğu Beşiktaş”ta Derya Kaptanı Barbaros Hayreddin Paşa’ya ve leventlerine Fatihalar okuyup Süleymaniye’ye uzanalım; orada da Koca Mimar Sinan’ın, Cihan Sultanı Kanunî’nin ruhuna Fatihalar, Yâsînler yollayalım. Dikkat etmeni isterim: Kanunî de, Sinan da, Barbaros gibi son uykularını mütevazı bir türbede uyuyorlar. İnsan bu durumu gördükçe onların büyüklüklerine bir yol daha hayran oluyor.

“Mimarî değil, medeniyettir” denilen Süleymaniye’de Tarihini aksettirebilsin diye çehren/Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış’tır; Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimarisiyle…/En güzel mâbedi olsun diye en son dînin/Budur öz şekli hayal ettiği mimârînin… Bu görkemli bina “Türklük ve Müslümanlığın iliklerine kadar işlememiş bir insanın yapabileceği eser midir?..” Zaman oldu, Sinan’ın da soyundan şüphe eden densizler, nâ-bekârlar çıktı…

Bu eşsiz âbide için, “Sinan, Erciyes’i Kayseri’den getirip Süleymaniye’ye dikmiş” derler. Bayrak Şairimiz Ârif Nihat Asya Hocamız da şöyle konuşur:

Dağ parçası kubbeler… Ufaktan, iriden;

Gel, haşmeti gör yandan, ilerden, geriden;

Bir mucize devrinde Sinan, Erciyes’i,

İstanbul’a dikmiş, getirip Kayseri’den!

Sen buradan Bir ulu rüyayı görenler şehri Üsküdar’a, İstanbul’un ruh esen semtlerinden Eyüp’e bakarken ben unutmadan söyleyivereyim: İstanbul’un fetih günü yaklaşıyor. Üç-beş kitap karıştırıp allâme-i cihân kesilenler, desteksiz atan “tarih müverrihleri” , yâve-gûlar 29 Mayıs’ta yine ahkâm kesip harika bilgilerini sergilemekten geri kalmayacaklar: Ulubatlı Hasan diye biri var mıymış, yok muymuş!.. Urban’ın döktüğü toplar… Fâtih’in annesi Türk müymüş, değil miymiş?.. Fâtih, Fetih Günü Ayasofya’nın kubbesinde kaç tur atmış?..Akşemseddin, Hünkâr’a ne demiş….vb.

Kimi politikacılar gibi saatlerce konuşup hiçbir şey söylemeyen bu akıl fukaraları önce şuna cevap vermelidirler: İnkârla yola çıkan nereye varır?.. 21 yaşında çağ kapayıp çağ açan Hünkârımın açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, yorgunluğa, sıcağa, soğuğa son derecede dayanıklı olduğunu, zevk ve safaya iltifat etmediğini, güzel sanatlara saygı beslediğini; bilginleri, sanatçıları koruyup kolladığını; şiirler yazdığını, ağzının sıkılığını ifade edin. Çevresinde bulunan gününün büyük bilginlerinin tartışmalarını takip edecek derecede ilim ve irfan sahibi olduğunu söyleyin. Annesinin Türklüğünün Bursa Şer’i Mahkeme sicilleriyle, Osmanlı tarihinin önemli kaynaklarından Hoca Sadeddin Efendi’nin Tâcü’t-tevârihi’yle (gerçekten tarihlerin tacı) sabit olduğunu anlatın. Havan topu, zırhlı kuleler, füzeler ve daha neler neler icat ettiğini belirtin. Mühendis ve döküm ustaları, döktürdüğü büyük çaptaki topların çatlayacağını, uzun mesafe ateşi yapamayacağını iddia ederler; sonra da utançlarından saklanacak delik ararlar. İngiliz kimyageri Abel, 1868’de incelediği topların yetkinliğini görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hâle gelir. Macar Urban masalına-martavalına son verin… Onun Türk topçuluğunun babası olmadığını, işleri Mühendis Muslihiddin Ağa ile Sarıca Sekban Usta’nın yürüttüğünü açıklayın.

Akşemseddin’in İtalyan Fracastor’dan 100 (yüz) yıl önce “mikrop”tan söz ettiğini dile getirin. Fethin ertesi günü, 30 Mayıs’ta Sultan’ın, Hızır Beği İstanbul Belediye Başkanlığı’na atadığını, şehrin bayındırlık işlerinin fetih hazırlıkları gibi hızlı yürütüldüğünü anlatın.

*

Sen “Halkının hilkati her semtini cennet eden” “farz-ı muhal olarak Türklüğün, yeryüzünde, güzellik namına başka bir eseri olmasaydı, yalnız bu şehir onun nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu isbât etmeğe kifayet ederdi” denilen bu şehirden ayrılırken eminim şöyle diyeceksindir: Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul… Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Bana gelince: Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur. Sen hızını alamadıysan devam edebilirsin:

Talih bana dönse, nâzikâne;

Bir yıldızı verse mâlikâne;

Bîgâne kalır o iltifâta,

İstanbul’a dönmek isterim ben.

_________

* Bu yazının yazılmasında Yahya Kemal Beyatlı’nın Aziz İstanbul (Ist.1969) ve Kendi Gök Kubbemiz (Ist.1969) ile Necdet Sevinç’in OSMANLI’nın Yükselişi ve Çöküşü (Ist.2005) adlı eserlerden yararlandık.

–Aydil EROL–

PAYLAŞ
Önceki İçerikAteş Ağacı 4
Sonraki İçerikYa Ali!
..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San'at Derneği'nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san'at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...