Ahmed Yesevi 1

0
246

Sual: –Anadolu’nun Türkleşmesinde Ahmed Yesevî’nin bir hizmeti ve himmeti olmuş mudur?

Cevap: – Ahmed Yesevî, müşahhas yâni canlı prensip denen müstesnâ kimselerdendir. O,fikir ve îmânını aksiyona çevirecek şahıs ve zümreleri yetiştirmekle vazîfeli yol göstericiler zümresinden bir ulu kişidir.
Ahmed Yesevî denen bu şarklı Türk, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelip, Türklüğün bu coğrafya üzerinde yerleşme mücâdelesine bizzat ve bilfiil iştirak etmemiş, ancak, Türk’ün Kızıl Elma’sı olan Garp diyarlarının kapılarını açmak ve îlâ-yı kelimetullâhı diyardan diyâra taşımak şevk ve aşkını, yetiştirdiği şahıs ve zümrelerin gönüllerinde uyandırmak yolunda rehber olmuş meş’ale ruhlu insandır.
Ahmed Yesevî’nin fikir ve îman çekirdeğini aksiyona tercüme ederek Anadolu’nun Türkleşip mayalanmasında bilfiil yardımcı ve yapıcı unsur olanlar, onun çizmiş bulunduğu istikamette aşkla yürüyen Alpler, erler, erenler ve ahîlerdir. Bu yüzden de misyonlarının şuûruna varmış bu fedâî zümreleri, büyük rehberlerinin gayesini Garp Türklüğü içine taşıyan aktif elemanlar olarak görmek lâzımdır.

Sual: – Ahmed Yesevî’nin gayesi hakkında biraz daha açıklama yapar mısınız?

Cevap: – Bilindiği gibi gaye, süflî de olur, ulvî de olur. Süflî gayeler,kütleleri ya oldukları yere mıhlayan ve bir arpa boyu ileri götürmeyen, daha da fenâsı, çamura girdaba yuvarlayan sefil isteklerdir.Ulvî gayelerde ise alçaltıcı hırslar yerine, kütle menfaatini hedef almış coşkunluklar, şevkler ve aşklar hâkimdir.İşte Ahmed Ysevî ve onun îman ve fikir teknesinde yoğurup kıvâma getirdiği kütle fedâîleri, az evvel de söylediğimiz gibi, birer aktif elemandır ki, bunlar, cemiyete nizam, âhenk ve huzur getirmek vazîfesiyle çileye soyunan, zorluğa katlanan ulu kişilerdir.Ancak, bir fikir kahramânının mânevî zürriyeti sayılabilmek için, ona bağlı olanların evvelâ kendilerinin tasfiyeli, muhâsebeli ve nefs murâkabesiyle sağlama alınmış kimseler olması şarttır.

Nitekim Ahmed Yesevî’nin terbiyesi çarkından geçerek Anadolu’ya akan Alpler, erler, erenler ve ahîler de gerek Selçuklular devrinde ve bilhassa Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sıralarında kütlelere insan olmanın ve insanlığa lâyık bir hayat yolu seçmenin sırlarını ve imkânlarını öğreten gözleri pek, gönülleri arınmış rehber kişilerdir ki, cemiyete kıvam ve nizam getirmenin öncülüğünü etmişler, merkezler ve mihraklar kurmuşlardır.

Sual: — Bunlar ne gibi mihrak ve merkezlerdir?

Cevap: — Ahmed Yesevî evlâtları, gazâlarda kılıçları ve kahramanlıkları, barışlarda îman, bilgi ve celâdetleriyle cemiyetin rûhuna derinlemesine dalmış olmakla berâber, gözleri dönmüş birer mâcerâcı ve saldırgan birer istilâcı değillerdi. Devletin kendilerine tanıdığı küçük imtiyazlara karşılık kütle emrinde ihtişamlı sâdelikleri ve aksiyoncu ruhlarıyla çevrelerini birer medeniyet merkezi hâline getiren kapalı ve mazbut bir sınıfın mensûbu idiler.
Devrin hükümdarları bunlara dağ başlarında âsâyişsiz ve geçit vermez sarp yerlerde, derbendlerde arâzî tefviz eder. Toprak devletin malı olduğu halde onlar bu zor şartları kolaylaştıran bir gayretle çalışır, eker, biçer, değirmenler, köprüler yaparak zâviyelerini kurarlar ve kısa zamanda buralarını şenlendirerek birer mihrak birer merkez hâline getirirlerdi.
İşte bu sivil mücâhitlerin kurdukları medeniyet köşeleri ise, yolcular, konuklar, yâran ve dostlarla dolup boşalmaya başlar, gündüzlerini toprak işlerinde gecelerini ise zâviyelerinden eksik olmayan misâfirleri arasında el hünerleri, saz, söz ve şiir âlemleriyle geçirirlerdi.
Seferlerde ise bu yiğit insanları, elde kılıç orduların başında hem cenge iştirak eder hem de askerin mâneviyâtını yükseltir görürüz.
***

————————-

(*)(Sâmiha Ayverdi/Hâtıralarla Başbaşa Sh.104):–1976 yılında radyo için yapılan mülâkatlardan—

Yorum yapabilirsiniz...