Ahmet Yesevi 4

0
256

Rivâyetlere göre, Yesevî Hazretleri’nden iki asır sonra yaşayan Aksak Timur, Milâdî 1396 yılında Yesi’ye gelir ve Ahmet Yesevî’nin kabrini ziyâret eder. Ve o çağın mîmârî şâheserlerinden biri olan türbesini yaptırmak üzere buyruk verir. İnşaat iki yılda tamamlanır ve türbeyle birlikte câmi ve dergâhı ile bir külliye hâlini alır.

Her yılın belli ayında Yesi’de toplanan on binlerce Türkmen, Özbek ve Kazak-Kırgız Türkü, burada bir hafta boyunca ibâdet eder, âyin yaparlar.

Bilhassa Bozkır göçebeleri için, öldüklerinde Ahmed-i Yesevî’nin türbesi civârına gömülmek ayrı bir değer taşır. Bu yüzden, daha hayatta iken türbe yakınlarında toprak satın alarak, müstakbel kabirlerini hazırlarlar. Kış mevsiminde ölen birisi, keçeye sarılarak ağaca asılır ve bahara kadar bekletilir. Bahar gelince götürülür ve Ahmed-i Yesevî’nin türbesi civârına defnedilir.

.

Ağızdan ağza dolaşan rivâyetlere göre Yesevî Hazretleri’nin bir öküzü varmış. Onun üzerine bir heybe, heybeye de ağaçtan yonttuğu kaşık ve kepçeleri koyar, pazara gönderirmiş.

Pazarda kaşık ve kepçeye ihtiyâcı olanlar, onları heybeden alır ve bedelini de gene heybeye koyarlarmış. Eğer aldıklarının bedelini ödemeyen olursa, hayvan da onların peşinden ayrılmazmış.

An’aneye göre Horasan Erenleri, Ahmed-i Yesevî’nin büyüklüğünü ve kıymetini takdir etmekle beraber, eriştiği mertebeyi tâyin edemiyorlarmış. Bir toplantı tertip ederek Hâce’yi dâvete karar vermişler. Haber vermek için de içlerinden bir kaçı turna kılığına girerek yola çıkmış. Bâtın kuvveti ile bu durumdan haberi olan Ahmed-i Yesevî müritlerine, yedi velînin kendisini ziyârete geleceğini bildirerek, bâzı dervişleri ile turna kılığına bürünüp karşılamaya çıkmış. Semerkand hudûdunda büyük bir nehrin üzerinde her iki taraf karşılaşmış. Hâce’nin bu kerâmetine şâhid olan Horasan erenleri, âciz kalıp mahcûp olmuşlar. Nehir üzerinde sohbet ettikleri sıra Ahmed-i Yesevî suya nazar salınca, bir bezirgânın suda çırpındığını, mallarının ise suda sürüklendiğini görmüş. Bezirgân bu felâketten kurtulur ve mallarına kavuşursa, yarısını bağışlayacağı yolunda adakta bulunmakta imiş. Hâce, elini uzatarak bezirgânı sudan çekip kurtarmış. Mallarına da kavuşan bezirgân o sıra insan kılığına dönen Hâce’nin ellerine sarılıp, kurtulan mallarının yarısını bağışlamış. Ahmed-i Yesevî de bu malları Horasan erenlerine vermiş. Bu kerâmet, Hacı Bektaş Velâyet-nâmesi’nde de yer almaktadır.

Ahmed-i Yesevî’nin şöhreti yayılıp, müritleri çoğaldıkça, muhâlifleri ve kendisini çekemeyenler de artmış. Bunlar, Hâce hakkında çeşitli iftirâlar uydurup yaymaya başlamışlar. Hâce’yi, bilhassa meclisine kadın-erkek birlikte katılıp zikretmekle suçlamışlar. Şeriate son derece bağlı olan Mâverâünnehir ve Horasan âlimleri, bu durumun şeriata aykırı olduğu husûsunda ittifak edip tahkîk için birini göndermişler. Yapılan tahkîkat netîcisende bunun iftira olduğu anlaşılmış, fakat Ahnmed-i Yesevî, kendilerine bir ders vermek istemiş. Hâce, müritleriyle toplantı hâlindeyken, ağzı mühürlü bir hokka getirtmiş ve topluluğa hitâben, ‘’Sağ elini bulûğ çağından bugüne kadar avret uzvuna dokundurmamış biri var mı?’’ diye sormuş. Kimse cevap vermemiş, sonunda müritlerinden Celâl Ata, elini dokundurmadığını bildirince; Ahmed-i Yesevî hokkayı ona vermiş ve onu müfettişle birlikte Mâverâünnehir ve Horasan diyârına göndermiş. Âlimler toplanıp, hokkayı açtıklarında; içinde pamukla ateşin bir arada bulunduğunu görmüşler. Bununla, âlimler ve şeriatçılar Hâce’nin kendilerine vermek istediği dersi anlamışlar. Ahmed-i Yesevî bu kerâmetiyle, ‘’Eğer kadın ve erkek ehl-i Hak meclisinde birlikte ibâdet ve zikir ederlerse, Hak Teâlâ’nın gücü, onların kalbindeki her türlü kötülüğü yok etmeye muktedirdir’’ demek istemiş. Hâce’nin ahvâlinden şüphe edenler, çeşitli hediyeler göndermek sûretiyle kendilerini affettirmek yoluna gitmişler.

Yorum yapabilirsiniz...