Aşıksan Eğer

0
284

Şam’da, çok yaşamış güngörmüş bir ihtiyar vardı. Tevrat okurken, Peygamber’in adına rastladı mı, ya silerdi yâhut orasını keserdi. Gene bir gün Tevrat’ı açtı; orada Peygamber’in adını görünce, o ismi silmeye başladı, ama ertesi gün o adı aynı yerde yazılı buldu. Gönlü daraldı, bir gün boyunca bu hâlde kaldı. İçinden dedi ki: Güneşi balçıkla sıvayamam; olsa olsa bu karşıma çıkan yol gösterici gerçek olmalı.

Kalktı, doğruca Medîne’ye geldi. Pek sıcak bir zamanda Medîne’ye ulaştı ama yol – iz bilmiyordu.

Peygamber’in mescidine gönlü yanarak varınca Enes’e rastladı. Dedi ki: Ey gönlü temiz kişi, bana yol göster, beni Peygamber’e götür.

Enes, ağlayıp inleyerek onu mescide götürdü. Mescidde sahâbeyi hayran bir hâlde oturur gördü.

Sıddıyk, mihrapta, ridâsını sırtına almış, oturmaktaydı. Tahkîk Erleri olan sahâbe de çevresinde oturuyordu.

Yaşlı adam, mihrapta onlara karşı oturan Sıddıyk’ı Peygamber sanıp, ona:

‘’—Ey Tanrı dergâhının hası, dedi; bu yol yitirmiş ihtiyar, sana selâm vermede!’’

Mesciddekilerin hepsi, Peygamber’in adını duyunca, yarısı kesilmiş kuş gibi çırpınmaya başladı.

Gözlerinden kanlı yaşlar boşandı.

Beri yanda o ayağı bağlı yaşlı adamın da bu ağlayıştan yüreği parçalandı. Onlara:

‘’—Ben garîbim, dedi; Yahudiyim, şerîatten bir nasîbim yok. Söylenmeyecek bir söz mü söyledim?

Gizli tutulacak bir lâf mı ettim? Böyle bir şey yoksa ne diye bu kadar ağlarsınız? Benim, dînin bu töresinden haberim yok!’’

Ömer, ona dedi ki:

’’–Sen hiçbir şey yapmadın.Bu ağlayışın sebebi,düşündüğün şeyler değil..Yalnız,a zora düşmüş kişi,bir hafta oldu ki Peygamber,dünyâdan gitti;dilinden O’nun adını duyunca canım gibi bütün canlar gamla ıztırâba düştü. O’nun iştiyâkıyla kimi vakit ateşler içindeyiz; kimi vakit de ayrılığıyla zemheriye uğramış gibiyiz. Yazıklar olsun ki âlemi aydınlatan o göz nuru gitti de biz bugün onsuz, zerrelere döndük. Yazıklar olsun ki öylesine ulu bir denizden ayrıldık; onsuz bir katreden de âciz bir hâle düştük.’’

O ihtiyar, bu sırrı öğrenince, birden elbisesini paramparça etti. Baharda bulut, yağmur yağdırır ya, onun gibi de değil, daha fazla ağladı, gözyaşları döktü. Âh ayrılık, âh musîbet diye yanıp yakıldılar; yeni baştan yaslara battılar o gün.

Derken, sonunda o coşkunluk yatışmaya başlayıp, akılları başlarına gelerek, elemleri azalınca, Yahudi dedi ki:

‘’—Bir dileğim var, onu yerine getirin; Peygamber’in bir libâsını verin bana! O yüzü görmek nasîb olmadıysa, bâri kokusunu alayım.’’

Ömer, libâsını verir ama Zehrâ’dan istemek gerek, dedi.

Alî, ona başvurmak kolay ama kapısını tamamiyle kapattı; bir haftadır başı önünde, onun hasreti herkesten fazla. Yastan başka bir şeyden bahsetmiyor, bir ânı bile ağlamadan geçmiyor, dedi. Sonunda bütün dostlar, o gamla, o dertle Cennet Hâtunu’nun evine vardılar. Birisi kapıyı vurdu.

‘’–Benim gibi bir yetîmin,benim gibi köhne bir kilimin ardında kalanın kapısını çalan kim?Benim gibi eski bir hasır üstünde oturmuş esîrin kapısını kim çalıyor?Benim gibi hüzünlere batmış birisinin kapısını çalan kim?Ölüm,canıma bir pusu kurmuş!’’

Diye, içerden ses geldi. Vak’ayı olduğu gibi anlattılar. Zehrâ dedi ki:

’’–Peygamber doğru söyler; Adâlet Sâhibi Tanrı’ya can verirken dudağının ucuyla bu hâlden haber vermişti: (Yoldan bir âşığım geliyor, fakat o iyi niyetli kişi, yüzümü göremeyecek. Bu hırkayı ona bağışla; güzellikle, hoşlukla selâmımızı da ilet ona) buyurmuştu.’’

Hırkayı o adama verdiler, giyindi; Peygamber’in kokusu kendisine ulaşınca bir hoşca coştu. Koku, gerçekliğine delîl oldu; adam Müslüman oldu. Mustafâ’nın kabrine gitmek istedi.

Aldılar, kabre götürdüler. Adamın gönlü taştı kabardı, orada yere oturdu ve o Müslüman, Peygamber’in kabrinin kokusunu koklayınca yere yıkıldı; tertemiz canını verdi, gitti. O gamlar yiyen ihtiyar, yüzünü Peygamber’in toprağına koyup, can verdi.

Sen de âşıksan, bu çeşit bir yol yordam tut! Sevgili’nin iştiyâkıyla mum gibi eri, böylesine öl!

Yorum yapabilirsiniz...