Asıl Şeyh Kim?

2
287
Kubbealtı Lugatı

(Muhâbirimiz İbiş İBRİŞİM, Cehennemin en dibinden kesin bir şekilde bildiriyor)

Sevgili seyirciler! Sizlere uzun zamandır haber ulaştıramadığım için üzgünüm; özür diliyorum. Bunun sebeplerini de araya sıkıştırıp anlatacağım. Şimdilik söz konusu aksaklığı bir kenara koyuyor ve asıl haberimize geçiyorum.

Kameraman arkadaşım Esat ECELİGELMİŞ ve Ulaşım Elemanımız Niyâzi HODRİMEYDAN’la birlikte sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Cehennemde işler, bildiğiniz gibi, yeni bir olay olmadı. Ama dün bir olay oldu ve bu olay olur olmaz ben de harekete geçtim ve işte yeniden karşınızdayım. Olan olay şöyle oldu:

İsmi bende saklı Zebânî dostlarımdan birinin yardımıyla dün Cehennemin en dip bölgesine çay içme bahanesiyle geçmeyi başardım. Çay Ocağı olarak da kullanılan ve kısık alevlerin yer aldığı bu köşeye doğru ilerlerken, ateşin en yoğun bölgesindeki bir grup dikkatimi çekti. Baktım, bizim Esat da hemen kayda girmiş… Kendisini tebrik edip kutladım. Yanı başımızda yürüyen Zebânî dostumun kulağına eğilip hafif bir sesle sordum:

—Afedersin, bunlar kim?

—Şu gırtlağına kadar alevlere batmış olan adam Nemrut, yanındaki de Firavun! Dedi.

Gerek Nemrut, gerekse Firavun ve yanındaki kalabalık müthiş acı çekiyor ve çırpınıp duruyorlardı. Esat’ın omzundaki kamerayı görmüş olmalılar ki bize doğru el sallamaya ve seslenmeye başladılar. Ne oluyor demeye kalmadan, Zebânî dostum:

—Sizinle konuşmak istiyorlar, izin vereyim mi? Yoksa serseriler yanmaya devam mı etsinler?

Diye bana sordu.

–Eee dedim, sen bilirsin ama haber haberdir. Biz de ekmeğimizi bundan yiyoruz, izninle görüşelim bakalım.

Bir işâretle sözü edilen ünlüleri ânında bizim yanımıza kadar getirdiler; Firavun da Nemrut da –edep yerlerini elleriyle kapatarak- edepli bir şekilde karşımızda duruyorlardı ve bu müthiş bir olaydı. Çünkü bugüne kadar hiçbir medya mensubunun başaramadığı böyle bir röportaj imkânı tâ ayağıma kadar gelmişti. Çok heyecan verici bir şeydi bu! Birden, aklıma bir fikir geldi; yazarların, şeyhlerin ‘’çakma’’ olanları ortalığı kaplamışken, şüpheye kapılmam kaçınılmazdı ve acabâ bunlar gerçek Firavun’la gerçek Nemrut muydu? Yoksa ‘’çakma Firavun’la Nemrut’’ olabilirler miydi? Bu düşüncelerle onlardan tam da kimlik soracaktım ki, hemen vazgeçtim. Çünkü buna gerek yoktu ve Zebânî dostumuz burada herkesi çok yakından tanıyordu; benim kimlik sormam ayıp kaçacaktı. Sonradan, böyle bir hatâyı yapmadığım için çok sevindim. Neyse…

Zebânî dostum, gene eliyle bir işâret yaptı ve onların söze başlamasını emretti. Heriflerin ikisi birden konuşmaya başlayınca, Zebânî, kaşlarını çatarak:

—Sırayla konuşun ulan! Burası dünyâ değil… bana da şekil mekil yapmayın!

Diye bir gürledi ki, sormayın gitsin. Bunun üzerine Nemrut, bana hitapla:

–‘’Siz’’ dedi,’’Buraya tâ Dünyâ’dan röportaj yapmak için mi geldiniz?’’

–‘’Evet’’ dedim hemen:’’Ben Dertli Dolap’ın Cehennem Muhâbiriyim.’’

–‘’Biliyoruz canım… Seni tanıyoruz. Ama bunca zahmete gerek yoktu ki!’’

–‘’Niyeymiş o?’’ Diye sordum.

–‘’Niye olacak… Dünyâda öyle çok Cehennem Zebânîsi, öyle çok Nemrut ve Firavun var ki, neredeyse ben ve arkadaşım Firavun’un şöhreti zedelenecek. Oradakilerle görüşsen yeter de artardı bile!’’

Bu sözlerden bir şey anlamamıştım ve şaşkın bir hâlde kameraman Esat’a bakarken, bu sefer Firavun devreye girip konuya açıklık getirdi:

–‘’Şunu demek istiyor arkadaşım: dün bizim elemanlardan birini daha buraya getirdiler, ölmüş yâni… Biz de onun yalancısıyız; Hürriyet Gazetesi’nin (Çakma Yazar)larından birisi resmen bu âbinin işini elinden almış.(Bu âbi derken, bizim yanımızda duran Zebânî’yi kibar bir el hareketiyle işâret etti) Cehennem Zebânisi arıyorsanız, kendi dünyânızda o çakma yazar gibi niceleri var, demek istiyor Nemrut.’’

–‘’Nasıl yâni?’’ Diye tekrar sordum.

–‘’Nezihe Araz isimli bir hanım ölmüş ya…’’

–‘’Evet!’’

–‘’Öldüğünü duyduk ama görmedik, onu nedense buraya getirmediler.’’

Zebânî dostum, işin içyüzünü kendisi iyi bildiği için, konuşanı küçümseyerek:

–‘’Ulan salak! Nezihe Araz’ın cehennemde ne işi var? O’nu doğruca Cennet’e aldık. Herkesi kendiniz mi sanıyorsunuz?’’ Karşılığını vererek, adamı tersledi.

Bir yandan Firavun’u anlamaya çalışırken öte yandan da Esat’ın kayıt yapıp yapmadığını kontrol ediyorum ve görüyorum ki o işini aksatmıyor. İyi… Ben yeniden röportaja dönüyorum:

–‘’İyi de, ne alâkası var bunun?’’

Nemrut, müthiş bir vücut çalımıyla bizim kameraya doğru hamle yaptı ve Firavun’un önüne geçerek anlatmaya başladı:

–‘’Nezihe Araz namaz kılmazdı, oruç tutmazdı diyor sizin Zebânî kardeşim!’’

Bu söz üzerine, yanımdaki Zebânî dostum öfkelenmesin mi?

–‘’Kim ulan bu itoğlu it? Nasıl oluyor da benim işime burnunu sokuyor?’’ Diye Nemrut’a bir bağırdı ki, o dillere destan şerefsiz Nemrut, kedi yavrusu gibi vıyaklayarak cevap vermeye çalıştı:

–‘’Vallahi efendim özür beyân ederim ama, Hürriyet’in çakma yazarlarından birisidirbunu yazan.’’

Fakat hiçbir söz, bizim Zebânî’yi yatıştıracak gibi görünmüyordu; Cehennem ateşi, onun öfkeli sesiyle şöyle bir dalgalandı:

–‘’Benden başka kim kimin namazına orucuna karışabilir ki? Haddine mi düşmüş o yalakanın? Namaz kılmayan, oruç tutmayan biri buraya gelseydi benim mutlaka haberim olurdu.’’

Sonra bana döndü:

–‘’Senin bu yazıdan haberin var mıydı?’’

–‘’Eğer haberim varsa ölümü öp!’’

Diye kesin bir karşılık verdim.

Zebânî, Nemrut’la Firavun’un ikisine birden hitapla, sordu:

–‘’Doğru mu lan bu?’’

İkisi birden aynı anda:

–‘’Vallâhi doğru!’’ Karşılığını verdi. Sonra Firavun:

–‘’Bu kadarla kalsa gene iyi…’’ Diye söze girip, şu bilgiyi de ekledi:’’Aynı gazetenin iki çakma yazarı şu sıralar şeyh tâyin ediyor. Bu da işin bonusu âbi!’’

Bu sözlerden Zebânî dostum da bir şey anlamamıştı ve bunu fark eden Nemrut, hemen lâfa karıştı:

–‘’Aynı gazete üç gün arayla farklı iki kişiyi (şeyh) diye ilân ediyor. Bir karar verseler iyi olacak.’’

Zebânî dostum, bu haberle ilgilenmiyordu:

–‘’O iş, benim işim değil… Karışmam!’’

Dedi. Ama benim o anda fikrim geldi ve çıkıştım:

–‘’Kim? Hangisi? Benden mi bahsediyor o çakma yazarlar?’’

Gülmeye başladılar. Bu sefer tamâmen öfkelenmiştim:

–‘’Asıl şeyh, benim yâhû! Ben dururken başkalarını nasıl şeyh ilân ederler? O ismi geçenlerin ikisini de iyi tanırım; onlar şeyh meyh olamaz!’’ Diye bağırdım.

Nemrut, şeytanca sırıttı:

–‘’Biri kadın, biri erkek âbi… Şeyhliği sırayla götüreceklermiş!’’

Dedi.

–‘’Bizim arkadaşlar da sırada oğlum, sen ne saçmalıyorsun? Sıra mıra anlamam… Asıl şeyh, benim diyorum!’’ Diye avazım çıktığınca haykırdım, bundan sonra sinirlenmiş ve kendimi kaybetmişim. Gerisini hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda, başucumda biri vardı; saçlarımı okşayarak, bana:

–‘’Tamam, tamam…’’ dedi,’’Ben çakma yazarlarla görüşürüm, Hürriyet’in Genel Yayın Müdürü de iyi arkadaşımdır; birer hafta nöbetleşerek hepiniz şeyh olursunuz. Sen kendini üzme!’’

2 YORUMLAR

  1. HOCAM ELLERİNİZE SAĞLIK,BENDENİZİD UNUTMAMIŞSINIZDIR İNŞAALLAH.HEM KAÇINCI SIRADAYIM.YANİ ONA GÖRE Bİ SORAYIM DEDİM.HÜRMET VE MUHABBETLERİMLE

  2. VAY ÇANINA!!! HİÇ BÖYLE BİR HABER OKUMAMIŞTIM, BİR TÜRLÜ İNANASIM GELMİYOR, OLMAZ BÖYLE ŞEY DİYECEĞİM AMA KOSKOCA MUHABİR YALAN YAZACAK DEĞİDİR HERALDE…;)

Yorum yapabilirsiniz...