Ayhan Altunkuşlar Hoca

0
73

(Hayatı ve Isparta Yılları)

Ahmet Ayhan Altınkuşlar resmi kayıtlara göre, 14 Ağustos 1931 senesinde Manisa Turgutlu’da dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Efendi, annesi Zehra Hanım’dır. Ailenin ilk çocuğudur. Kamuran, Cavidan ve Nurhan isimli biri erkek iki kız kardeşi vardır. İlkokulu, Balçova Şehit Fazıl Bey İlkokulu’nda, ortaokulu, Turgutlu’da okumuştur. Liseye Manisa Lisesi’nde başlamış, Bolu Erkek Öğretmen Okulu’nda bitirmiştir. İlk öğretmenliğine 1950’de Ağrı’da başlamıştır. 1950’de kendisinin amca torunu olan Hatice Teyze ile nişanlanmış ve aynı sene askerliğini Erzincan’da yedek subay olarak yapmıştır. 1952 senesinde Hatice Teyze’yle evlenmiş, sırasıyla Asuman ve Bedri (Bedreddin) adında iki evladı dünyaya gelmiştir. 1965’te Türkiye’de bir ilk olan Esnaf Mehter Takımını kurmuş, 1968’de ilk aruzlu şiirini yazmış, 1970’de de ilk beste çalışmalarını yapmaya başlamıştır. 1987’de Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musikisi Doçentliği’ne atanmıştır ve 1991’de aynı üniversiteden emekli olmuştur.

1996’da Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musikisi Profesörü unvanı ile kadrolu olarak Isparta’da göreve başlamıştır.

Ahmet Ayhan Altınkuşlar, şair, müzisyen ve akademisyenliğinin yanı sıra, insanlarla ilişki kurmasını çok iyi bilen, eşi bulunmaz bir şahsiyettir. İnsanlara hitap etmesini bilen, tane tane ve çok düzgün bir Türkçeyle konuşan, herkesin sevdiği, saydığı bir kişidir, hatta ve hatta Ayhan hoca sevenleri için adeta bir idoldür. Hoca, ütülü gömleği, her zaman boyalı ayakkabıları ve dışarıya çıktığında başından düşürmediği fötr şapkası ile daima çok düzgün giyinen biridir. Dışarıda, evde, misafirlikte, hatta bakkala giderken bile böyle özenle giyinir. Çok hoş kokulu bir parfümü vardır Hoca’nın. Üniversiteye ziyaretine gittiğimde iki şeyden anlardım hocanın odasında olduğunu: Parfümünden ve pipo kokusundan. O çok iyi bir öğretmendir aynı zamanda. Çeşitli illerde birçok öğrencisi vardır. Küçüklüklerinden itibaren yetiştirdiği ve hala Hoca’nın yanında olan birçok öğrenci… Bir de meşhur çantası vardır. İçinde kargaburundan, ud teline, şekerlerden kahve kutusuna kadar birçok şey vardır. Her türlü ihtiyacı karşılayacak alet edevat bulunur o küçük el çantasında. Hoca’nın en meşhur özelliği kahve ve çaya olan tutkusudur. Gittiği ev ziyaretlerinde önce kahvesi gelir. Sonra Hoca: “bir gözüm hâlâ kapalı” der ve çayı yetişir. Onu ayakta tutan kahve, çay ve sigaradır. Kahveye mersiye ve çaya kaside, mani bile yazmıştır. Hoca: “ Ç’ Ayhan’ım duramazdım Çaya maniler yazdım” diyor.

Dürlü dürlü derd için vardır şifâsı kahvenin

Hem sezâdır kim yapılsa bin senâsı kahvenin

Her hâşin mizâca lî net hem sükûnet bahşeder

Besmeleyle halk olunmuştur binâsı kahvenin

(Kahveye Mersiye)

Keman çalınmaz yaysız

Safa sürülmez naysız

Aç, susuz kalınır da

Bir an durulmaz çaysız

(“Duramam” adlı çaya manilerinden)

Hoca’nın hayatının anlamı durumundaki en önemli şey elbette ki eşi Hatice Teyze’dir. Onun şiirlerinin, bestelerinin en önemli ilham kaynağıdır aynı zamanda. Evliliklerinin 30 uncu yıl döneminde Hatice Teyze için “Renk veren revnak veren gündüzüme geceme, hây atıla tek vardığım refikam Hadîcem’e” ithâfı ile şu şiiri yazmıştır.

İki dereydik doğduk değişik kaynaklardan

Birleşüb bir çay olduk beraber akıyoruz

İki derecik daha alarak uzaklardan

Irmak olduk tepeden ovaya akıyoruz

……….

Eminim sizlerin arasında da Hoca’nın elinde büyümüş, ondan müzik eğitimi almış şanslı nesillerden olanlarınız vardır. Allah’a bin şükür ki bende o şanslı neslin içindeyim ve bundan büyük gurur duyuyorum.

Ve hocanın Isparta yılları:

Ayhan Hoca Isparta’ya –yukarıda da bahsettiğimiz gibi- 1996’da Türkiye’nin ilk dini musiki profesörü olarak geldi. Biz de bu sayede tanıdık Ayhan hocayı. O, hemen yeni bir musiki çalışma grubu kurmak istedi. Çevremizdeki ailelerin çocuklarından yaklaşık 20 kişi cumartesi geceleri toplanmaya başladık. Her cumartesi saat 20 de başlayan çalışma genellikle gece 24:00 ya da 01:00 de biterdi. Ayhan Hoca, her çalışmanın sonunda ve her buluşmanın ardında bizlere şeker dağıtırdı. Bizler için en zevkli an buydu. Çalışmanın sonuna yaklaştığımızda ben Hoca’nın yanına geçer ve şekerleri dağıtmak için beklerdim. Hoca şekerleri bana veya bir başka arkadaşıma verir, o şekerler büyük bir zevkle yenilirdi. Her ailede dört cumartesi toplanılırdı. Hoca müzik eğitimine başlamada yaş sınırlamasını “okumayı öğrenmiş her çocuk” olarak belirlemişti. Grubun en küçüğü olarak yeni okuma öğrenmiştim. Çoğumuz da yeni yeni okumayı sökmüş ilkokul öğrencileriydik. Ortaokulda okuyanlarımız azdı. Okulda heceleye heceleye fişler okurken, defterimize çizgiler çizip yazmaya yeni yeni alışırken, cumartesi akşamları da solfej, usul, nota ve ilahiler öğreniyorduk. İlk yıl hatırladığım kadarıyla sadece ilahi repertuarlarımızı genişlettik. Bunun yanında usul ve nota da öğretilmişti bize. Sonra hoca bizi ilk sazlarımız olan mandoline geçirerek asıl nota eğitimine başladı. O, tüm öğrencilerine ömür boyu kullanacakları sazlarına geçirmeden önce -bir alışma devresi olarak- mandolin çaldırtır ve daha sonra sazlarına geçirtirdi. İlahileri icra ederken usul tutardık ellerimizle. Sazlarımıza geçince ellerimizi kullanamadığımızdan usul tutmakta zorlanır, usulü kaçırırdık her zaman. Ayaklarımızla usul tutmak zorundaydık. Pek çoğumuz aslında basit gibi görünen bu olayı beceremiyorduk. Canım hocam ayaklarımızdan tutar teker teker vurdurturdu ritimleri. Hiç usanmadan sıkılmadan kızmadan… Hocanın bize gösterdiği böylesine büyük sevgi, bizde de çok büyük saygı ve sevgi oluşturdu. Gayretimiz hocayı kırmamak, üzmemek içindi tabii. Hoca üzülmesin diye bu müzik işini yapmak istemeyen, beceremeyen arkadaşlarımız söyleyemezlerdi meramlarını. Genelde ebeveynler hocayla konuşup oğullarının veya kızlarının yapamayacaklarını bildirirlerdi. Ayrılanların ardından grubumuzda 8 veya 9 kişi kaldı. Öyle ki hoca Isparta’da bizden daha sonra başlattığı bir başka öğrenci grubunu grubumuza eklediğinde dahi biz 15 kişiyi geçemedik. Mandolin eğitiminin ardından herkes kendi sazlarına geçti. El yapımız ve isteklerimize göre hoca bize sazlarımızı seçti, İzmir’den, Nuri Usta’dan, sazların siparişleri verildi. Sazlar geldiğinde tahmin edilebileceği gibi havalarda uçuyorduk. Kimimizde kanun, kimimizde ud, kimimizde keman vardı. Bana lavta çalmam konusunda büyük bestekâr rahmetli Cinuçen Tanrıkorur amca bir istekte bulunmuştu. Biz de Lavta’ya başladık.

Çalışmaların zevki çok büyüktü. Herkes cumartesiyi iple çeker, o geceye hazırlanırdı. Cumartesi saat 20:00’de çalışma başlardı. Önce akortlar yapılırdı tabii ki. Ayşalı Abla’mın kanunu her zaman ilk akort yapılır, daha sonra kanundan ses alınarak sırayla kemanlar, udlar akort edilirdi. Hoca için en zoru Gazi’nin tamburuydu elbette. Canım hocamın kolları yetmezdi mandallara. Gazi mandalların başına geçer hocadan “gevşet” veya “sık” direktifini beklerdi. Tamburun da akordundan sonra Hoca notaları dağıtırdı. Eserleri geçmeden önce sorardı bizlere “var mı parça hazırlayan” diye. Hafta içi ödevlerini yapan, parça hazırlayanlar gururla eserlerini geçerlerdi. Tembellik edip parça hazırlamayanlar “hoca bizi görmesin” diye ne yapacaklarını şaşırırlardı. Bu duruma fazlaca düştüğüm için nasıl bir duygu olduğunu iyi biliyorum.

İlk konserimiz İlahiyat Fakültesi’nin mezuniyet töreni için Mühendislik Fakültesi’nin büyük amfisinde yapılan konserle oldu. Daha sonra birçok çalışma, birçok konser… Sayısı kim bilir kaç. Hoca bizlere takviye olması maksadıyla, İzmir’den eski öğrencilerini çağırırdı büyük konserlere. Solistler ve koristler de genelde üniversite korosundan gelirdi. Çok kalabalık sazende ve hanende gruplarıyla verirdik konserlerimizi. Konserler öncesi son çalışmalar çok güzel olurdu. Yılda iki konser mutlaka verirdik. Şimdikilerin tabiriyle arada ekstralara çıktığımız da olurdu. Türk Kadınları Kültür Derneği Isparta Şubesi’nin düzenlediği çocuk iftarlarına çıkardık. Kutlu doğum haftasında üniversite korosuyla çalardık. Kendi özel konserlerimiz derken epey konser verdik muhterem hocamla.

Yıllar yılları kovaladı. Çalışmalar, konserler peş peşe geldi ve hoca üniversiteden emekli oldu. İzmir’e taşınacağı 2000 senesinin yazında Hoca Ispartalı öğrencilerine ve dostlarına bir şiirle veda etti. Şiiri Dr. Bekir Bey’in evinde bizlere okuyan hoca, çok duygulandığından tamamlayamayarak babama okuması için verdi. Hepimiz ağlayarak dinledik, bizler için manası büyük olan Isparta’ya veda şiirini.

Beş yıl oldu geçti bir günmüş gibi

Hayal gibi her günü dünmüş gibi

Acı tatlı yığın yığın hatıra

Kimi çarpık kimi düzgünmüş gibi

……….

Unut Ayhan Isparta günlerini

Çeşit çeşit meyve, üzümlerini

Helva kabuneli düğünlerini

Durma artık öyle mahsunmuş gibi

Isparta’dan ayrıldıktan sonra, Ayhan Hoca, İzmir’e büyüdüğü Balçova semtine tekraren yerleşti. Allah bizlere O’nun öğrencisi olma fırsatını bahşetti. İnşallah Ayhan Hoca’ya layık evlatlar oluruz. Allah Hoca’ya sağlıklı, mutlu bir ömür versin. Allah ondan bizleri ayırmasın efendim.

MÜBİN SOYYER 19.10.07

PAYLAŞ
Önceki İçerikLütfen Biraz Utanalım
Sonraki İçerikİlahiyat-ı Ken’an Hakkında

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...