Bahtiyar Vahapzade

0
477
Kubbealtı Lugatı

Bahtiyar Vahapzade, Azerbaycanlı şairler arasında Türkiye’de en tanınmış olanı..Bu yüzden ben de pek çok kişi gibi onun ismini çok önceden duydum. “Yunus Emre’ye Adanan Şiirler” isimli bir çalışma yaparken sanırım Türk Edebiyatı dergisindeydi; onun “Yunus Emre’ye” başlıklı şiirini okumuş ve çok sevmiştim. Şiir hâlâ hafızamdadır. Şöyle diyordu Yunus için;

-Bir yerde ölüp, peki niye bin yerde doğdu?

-Aşkında yanarken yeniden bir daha doğdu.

Şiirindeki hikmetli satırlarda doğdu.

-Bir yerde ölüp, bes niye min yerde mezar?

-Her kazılır çünkü gönüllerde mezarı.

Otlarda, çiçeklerde ve güllerde mezarı.

-Efsane mi gerçek mi? Bu insan, nasıl insan?

-Varlık sesidir kopmuş o, Türk’ün kopuzundan.

Vahapzade’nin sonradan başka şiirlerini de okudum. Ufku geniş, ülkesinin ve bütün Türk dünyasının meselelerine karşı hassas, mağdur bir ülkenin vicdanının sesi olan bir şairdi. Onu okurken yer yer M. EminYurdakul’u, Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i hatırlamamak mümkün değildi. O da, kendi şartları içinde bu şairlerin hissiyatını taşıyan şiirler yazmıştı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin düzenlediği “Türkçe’nin 8. Uluslar arası Şiir Şöleni vesilesiyle Bakü’ye gitmek için hazırlanırken Bahtiyar Vahapzade’yi hatırlamamak bu yüzden mümkün değildi. Mezarını ziyaret etmeli ve mümkün olursa Azerbaycan Türkçesiyle yazılmış şiir kitaplarını almalıydım.

Bu arzum, seyahatimizin hemen ertesi günün sabahında gerçekleşti. Sabah kahvaltısından sonra Devlet Mezarlığı diyebileceğimiz ve içinde Haydar Aliyev’in de mezarının bulunduğu yere gittik. Bahtiyar Vahapzade de aynı mezarlıkta yatıyordu. Aliyev’e çelenk konulurken Vahapzade’nin başında herkesin ellerini açıp dua okumaya başlaması onun diğer şair arkadaşlar tarafından da sevilip sayıldığını, dahası benimsendiğini gösteren bir husustu. Zaten farklılığı mezarından da belliydi. Son derece şatafatlı denilebilecek mezarların yanında onunki çok sade idi.

Seyahatimizin ertesi günü Kafkas Üniversitesi’ne gittik. Şiir şöleni burada icra edilecekti. Dahası bu şölen Bahtiyar Vahapzade’nin hatırasına adanmıştı. İçimden yine onunla ilgili kimi düşünceler geçirirken programın akabinde üniversite yönetimi hepimize birer armağan paketi verdi. İçinde kitap olduğu anlaşılıyordu. Hemen açtım. Kitaplardan biri Azerbaycan’ın kapanmayan yarası Karabağ üzerine yazılmış şiirlerden oluşan bir antoloji idi.[i] Diğeri ise “Bahtiyar Vahapzade”[ii] ile ilgiliydi. Her iki kitaba da elbette çok sevindim. Ama Vahapzade’yle ilgili kitap daha bir sevindirdi beni..Nihayet onun hakkında daha geniş malumat edinebileceğim bir kaynak vardı elimde..

Otele gider gitmez, odama çekilip kitabı okumaya başladım. Yanılmamıştım, onunla ilgili düşüncelerimden. Gerçekten de Azerbaycan edebiyatının en güçlü kalemlerinden biriydi. Ama şairliği sadece şiir yazmaktan ibaret görmeyen ve şiirini bir meseleye adayan bir şairdi. Kitabın başına alınan şu mısraları onun bir manada şiirden ve şairlikten ne anladığını göstermeye yetiyordu:

Şair-fikirlerin çırpınan seli

Şair-hakikatin mugannisidir.

Şair-tabiatın konuşan dili,

Şair-cemiyetin isyan sesidir.

Şair-zamanenin, asrın vicdanı,

Şair-tarihlerin şerefi, şanı.

Şair-bu dünyaya zamanın sözü,

Şair-hakikatin, hakkın aynası.

Kitap boyunca, onun acılarla, mücadelelerle geçen hayatından kesitler okudum. Ortaya çıkan sonuç şu idi. Vahapzade, Azerbaycan’ın yetiştirmiş olduğu en büyük şairlerden biriydi. Şairdi ama bunu aşan bir yönü de vardı. Bir tefekkür ehliydi. Ülkesinde, dünyada olup bitenleri takip eden, bunları tahlil etmeye çalışan, hadiseler karşısında bigane kalmayan bir entelektüeldi. Bir aksiyon adamıydı.

Hayatının seyrine bakıldığında bu onurlu duruşu hemen fark ediliyordu. Çocukluk yılları, Rusya’nın ülkesinde egemenlik kurduğu acılı yıllara denk geliyordu. Doğup büyüdüğü şehirde nice acılara, ölümlere tanık olmuştu. Bütün bu tanıklıklar, onu yazmaya yöneltmiş, hayatın ikinci döneminde Sovyet ideolojisini tenkit eden yazılar, şiirler kaleme almış, bu yüzden kimi zaman baskılarla, tutuklanmalarla karşı karşıya kalmıştı.

Hayatının üçüncü dönemi ise Sovyetlerin dağılması yıllarına tekabül eder. Bu yıllar, ülkesinin de diğer Türkî cumhuriyetler gibi bağımsızlık mücadelesine giriştiği yıllardır. Her şeyin yoluna gireceği beklenirken ülkesi bu defa Karabağ işgaliyle karşı karşıya kalır. Karabağlılar mülteci durumuna düşer. Çok sayıda şehit verilir.

Ona saygı duymamızı gerektiren bir olay da şudur: Ruslar, 20 Ocak 1990 tarihinde Bakü’ye ayak bastıklarında, halkıyla birlikte Rus tanklarının karşısına çıkanlardan biri de odur ve Rus generale “Sen benim milletimin kanına giren faşistin.” Diyerek işgale razı olmayacaklarını haykırır ve generalin yüzüne tükürür.

Mustafa Özçelik Bahtiyar Vahapzade’yi ziyaret ederken..

Şiirlerine bakıldığında bütün bu zorlu hayatın izleri görülür. Ama onunki, sadece ülkesinin işgali, halkının çektiği acılarla sınırlı bir hassasiyet değildir. Bakış açısında ortak anlayış insan meselesidir. İnsanların özgür yaşamalarını ister. Baskıya, işgale, zulme karşı durur. Bu yüzden böylesi zor zamanlarda yazdıkları Azerbaycan halkından geniş bir ilgi görür. Eserleri elden ele dolaşır. Kalemin gücü, elbette uzun vadede silahtan güçlüdür. Halkına verdiği direniş duygusu Rusları rahatsız eder ve sık sık sorgulanır. Üniversitedeki görevinden uzaklaştırılır.

Vahapzade, geniş bir bakış açısına sahip bir şairdir. Türk cumhuriyetlerinin ve Azerbaycan’ın Türkiye ile siyasi, kültürel, ekonomik… münasebet kurmalarının önemi üzerinde sıkça durmaktadır. Ona göre Türkiye ile Azerbaycan “Bir ananın iki oğlu”, “Bir çınarın iki kolu”dur. Din, dil, ideal birlikteliği söz konusudur. Dolayısıyla “bir millet ve iki devlet”tir bu iki ülke… Bu anlayışın bir tezahürü olarak Türkiye’ye de gelir; düşlediği gibi bulamaz burayı ama yine de bir umuttur Türkiye onun için. Bu yüzden şiirlerinin büyük bir bölümü Türkiye sevdasıyla yüklüdür.

Benim şu ana kadar olan okumalarımdan Türk Cumhuriyetlerindeki şairlerin şiirlerinde daha çok -dilim varmıyor ama söylemek durumundayım-kuru bir hamaset gözleniyor. Oysa Vahapzade’de durum böyle değil..Onda milli duyarlık kadar dini duyarlık da son derece güçlü…hatta belki de Yunus Emre’ye olan derin hayranlığından dolayı mistik bir hava bile görülmekte.. …Mesela ağaç şiiri bunun bir örneğidir. “kadir gecesinde sabaha kadar/Allah’ın adını zikreden ağaç” diyebilmek böyle bir hassasiyetin ürünü olmalıdır. Yine “Allah”, “İnançtan İmana”, “Ezan sesine Secde”, “Ezan sesleri”, “Peygamberimiz”, “Ya Rab” gibi şiirleri bahsettiğimiz dini hassasiyetin örnekleri olarak görülmelidir.

Vahapzade, şiirle de yetinmemiş, piyesler, hikâyeler, makale ve denemeler de kaleme almıştır. Onun fikri şahsiyeti bu eserlerde daha bariz olarak görülmektedir. Vatan, millet, din, ahlak, ana dil, sosyal yozlaşma gibi meseleler bu tür yazılarının ana konusunu teşkil eder. Onun bu yazılarında bir ahlakçı tavır da görülür ki, Sovyet dağılmasından sonra gerçekten her manada darmadağın olan bir ülkede bu meselelerin dile getirilmesi son derece önemlidir.

Onla ilgili söylenecek daha pek çok söz var ama bunlar yeni yazıların konusudur. Burada son söz olarak şunu da belirmek isterim. Türk cumhuriyetlerindeki şairler Türkiye’deki yazar ve şairlerden habersizler. Tanıdıkları tek isim Nazım Hikmet…Fakat, Sovyet dağılmasından sonra, Türkiye’ye öğrenim için gelen geçler vasıtasıyla başka isimler de artık onların gündemine girmeye başlamış. Fakat Vahapzade, bu manada da farklı bir şair..Bir röportaja verdiği cevaplardan onun Yunus Emre’ye, Mehmet Akif’e,Yahya Kemal’e,Faruk Nafiz’e,Yavuz Bülent Bakiler’e, Divan ve Halk edebiyatı şairlerimize aşina olduğu anlaşılıyor. Onun özgünlüğü de buradan kaynaklanıyor.

Bu da şunu gösteriyor. Onlar bizi tanımalı; biz de onları tanımalıyız. Bugün kimi edebiyat dergilerinde Fransız, İngiliz, Alman vb. şiirinden tercümeler yer almakta… Bu durumda şu soruyu sormak gerekir. Dergilerimizde neden bir Azerbaycan, Kazakistan hatta açıyı daha da geniş tutacak olursak İran, Afganistan, Irak, öte yandan Kosova, Makedonya, Bosna-Hersek şiirleri yer almaz.. Yaşadığımız dünya, kafamızı kuma sokacağımız bir dünya değildir. Aslında hiç bir zaman da böyle olmadı. Kendimizi, çevremizi ve dünyayı tanımak, anlamak gibi bir mecburiyetimiz var. Bu anlamda Vahapzade, Azerbaycan şiirini tanımak, o topraklarda olup bitenleri anlamak açısından önemli bir imkân olarak karşımızda duruyor.

Mustafa Özçelik

[i] Qarabağım(Qarabağ Şeirleri Antalogiyası) Hz. Erdal Karaman, Qafqaz Araştırmaları Enstitüsü, Bakü, 2008

[ii] Türk Dünyasının Ortak Sesi Bahtiyar Vahapzâde, Hz. Erdal Karaman, Qafqaz Araştırmaları Enstitüsü, Bakü, 2009

Yorum yapabilirsiniz...