Bakışlar

0
197

Evvel zamanda fakir –garip bir Bektâşî dervişi Mısır’a gitmiş.İlk defâ gördüğü bu ülkede çevreyi seyrede ede gezerken,birkaç devlet görevlisi ite kaka halkı yol kenarlarına doğru çekilmeye zorlamış.Ne oluyor diye sorduğunda,demişler ki birazdan Mısır Sultânı’nın kölesi buradan geçecek de güvenlik için yolu boşaltıyorlar.

Meraklanmış ve beklemeye başlamış.Çok geçmeden ihtişamlı bir taht üzerinde oturan bir Arap,o tahtırevânı taşıyan bir grup insan, kafilesiyle görünmüş.

Bektâşî sormuş birilerine:’’Bu adam Mısır Sultânı mıdır?’’

‘’Hayır,demişler,’’O adam Mısır sultânının kölesidir!’’

Bektâşî ellerini açmış:

‘’—Hey Yârabbi,demiş,Ben senin kölenim,bu adamsa Mısır sultânının kölesi..Eğer kuluna bakmasını bilmiyorsan Mısır Sultânı’ndan öğren!’’

Şimdi..Bu sözü kim rahatlıkla söyleyebilir?Şöyle bir düşünelim.Değil günümüzde,bundan belki de asırlarca önce böyle bir nükteyi bu kadar fütursuzca dile getirmek kimin haddine?Çünkü edilen sözün hedefinde bütün toplumun mukaddes kabûl ettiği Cenâb-ı Hak vardır ve O,her şeyden münezzehtir.Büyük çoğunluk,bu kabil sözleri ‘’küfür’’ olarak,’’edep dışı’’olarak kabûl eder ve haklıdır da!

Bir başka Bektâşî fıkrasıyla devâm edelim:

Dervişin biri câmide vaaz dinliyormuş;Vâiz ise:’’Allah ne yerdedir,ne göktedir..Ne sağdadır ne solda…!’’ kabîlinden dersine devâm ederken,Bektâşî,yanındakinin kulağına eğilip:

‘’—Bu teres, Allah yok diyecek ama dili varmıyor!’’diye noktayı koyuvermiş.

Şüphesiz ki Vâiz,’’Allah ne yerdedir,ne gökte…’’ derken böyle bir mânâyı kasdetmiyor.Bilâkis..

Fakat, Bektâşî de bunu bilmekle berâber, demek istiyor ki:’’Allah’ın olmadığı yerleri sayacağına, nerede olduğunu söylesene be adam!’’İşe yarayacak olan, bilinmesi gereken husus, budur.

Peki, böyle bir nükteyi yapmaya kim cesâret edebilir? Hem böyle bir şeyi yüksek sesle söylemiş olsanız, Vâiz adına galeyana gelen cemaat, sizi paralar.

Öyleyse?

Müslüman-Türk halkının irfânı ve zekâsı burada hemen devreye girmiştir. Aslında bu ve üstteki nükteleri halkın üstün irfânı dile getirmekte; fakat herhangi birisi yerine, Bektâşî’nin üzerine yıkarak, ona mâl ederek söylemektedir.

Neden?

Bektâşî’ler, ne din düşmanıdırlar, ne de edep dışı tutumların insanıdırlar. Onlar,bu milletin öz değerlerini,îmânını mayalayan,koruyan Hacı Bektaş Velî ocağının mensupları;hür düşünceli,aşk ve irfan sâhipleridir.Başlıca kaçındıkları şey,cehâlet yâni taassuptur.Hür ve serâzâd gönülleri,inançlarına öyle tesir etmiştir ki;’’İlim şehrinin kapısı’’ olan Hazret-i Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti yaşayışlarına ve meşreplerine hâkim olmuş,çoğu halkın dile getiremediği bilgiler ve gerçekler onların dilinden rahatça dışa taşıvermiştir.

Ham softa-kaba yobazlık ise her dönemde kolay ve ucuz işlerden olduğu için, mes’elelerin kabuğunda kalmak, fazla derin düşüncelerle ilgilenmemek de tembellerin kârı olagelmiştir. Bu kabil kimselerin söz ve davranışlarına karşı çıkmaktan çeşitli sebeplerle korkan ve çekinen halk da kendi zihninde beliren üsttekine benzer alay-hiciv ve taşlamaları Bektâşîlerin üzerine yıkıp, taassup sâhiplerinin şerrinden korunma yoluna gitmişlerdir. Yâni, günlük hayâtımızda çok kere kullanıp geçtiğimiz fıkraların belki de pek çoğu Bektâşîlere mahsus, onlara âit fıkralar değildir.

Nasreddin Hoca’ya mâl edilen, yâhut Temel’e, Karadeniz’in zekâ dolu insanına mâl edilen pek çok fıkra ve nükte olduğu gibi! Ve işte bu nokta, son derece önemlidir. Zirâ bunları da -Nasreddin Hoca ve Temel fıkralarını da- doğru olarak ayıklamaz ve tasnîf etmezseniz; koca bir Hacı Bektaş sevdâlısı câmiâyı, Hoca’mızı ve Karadeniz insanını lekelemiş, onlara çamur atmış olursunuz.

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.