Ben Seni Sevdim

0
307

Bu şarkı, neden dâima dokunmuştur bana?

Hüzün müdür bana tattırdığı, yoksa derûnuma dil oluş mudur?

Kim, hangi devirde, kime karşı neler hissetmiş ve bu şarkının sözleri, kimbilir kaçıncı göbekten, bana tercüman olup, çıkmış?

Yoksa, hep ‘’Aynı Güzel’’ midir bu ortak duygunun birleştiği nokta?

‘’Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum.’’

Demek , o da ne zaman sevmeye başladığını tam bilemiyordu, ki böyle kararlama bir târih vererek ‘’sevdim seveli’’ demiş. Kaynayıp coştuğunu biliyor ama! Kaynayıp coştuğu anda aklının başında olmadığı da böylece anlaşılıyor ki; zaman ve mekân kaydı yok!

Zaman da mekân da, şu cisimlere âit birer unsur. Hâlbuki, şehveti aşktan ayırd eden de bunlar!…

Öyleyse, gerçek âşıkın aşkına târih düşüremeyişi kadar tabiî ve isâbetli bir târih düşürüş,… düşünülemez!

Bir başka şarkı:
‘’Ezelden âşinânım, hem-zebânımsın…’’ demiyor mu?

‘’Ben seni sevdim seveli’’ diyen âşıkın sevdiği ,bir diğer toprak bedenden ibâret idi ise;bugün bana bu şarkının hüzün veyâ sevinç nâmına bir mânâ ifâde etmemesi gerekirdi.Hâlbuki ediyor.
Peki, bu mısrâları yazan da çoktan toprak oldu gitti, onun muhâtabı görünen mâşuku da…iyi ama,mısrâlar nasıl canlı kaldı?
Yoksa canlı kalan şey, o mısrâların mânâsı mı?
İki sevgili arasında geçerli olan; özel olan o sözler nasıl oluyor da devir devir kendisine yeni muhâtap gönüller bulabiliyor?
O mısrâları meydana getiren kelimeler ve kelimelerin yapı taşları olan harfler, dâimâ diri demek ki.

*

O’nun, yâni bizim mayamıza ‘’sevmenin tohumlarını’’ yerleştiren Kudret Sâhibi’nin bir ismi de Hayy’dir.O hâlde?
Yoksa biz, toprak bedenleri seviyoruz zannederken, aslında hep aynı güzeli mi sevdik; seviyoruz, seveceğiz?

‘’Mecnûn’a şimdi eş olup dağlara düştüm’’ diyerek kalbden kalbe, gönülden gönüle gezen de hep aynı aşk mıdır? Ki Mecnûn’lar,Fuzûlî’den önce de vardı;Fuzûlî’den sonra da varlar ve hep var olacaklar.

‘’Şimdi sıra bizim’’ diyor, Şiraz’lı Hâfız. Nöbet sırası kime gelmişse; Mecnûn vasfıyla ama değişik isim ve değişik kisvelerle ortaya çıkıyor. Ne Mecnûn başkası, ne de Leylâ… Ne seven farklı, ne sevilen!

‘’Mecnûn’a şimdi eş olup dağlara düştüm
Aklımı yağmaya verip fikrimi şaştım.’’
Maaş aklını yağmaya vermeden, kaynayıp coşmanın tesiriyle fikrini, O’ndan gayrı her şeyden çevirmeden Mecnûn’a eş olmak, mümkün kü?
Mecnûn,’’Bir Güzeli’’ aynı irtifâdan seyreden Kays’ların genel adıdır.

‘’Sor güle, bülbül ne çeker hârın elinden
Bir dahî gül koklamayım yârin elinden!’’

Sînesine ‘’O Gül’den’’ bir diken olsun batmayan ne bilsin bülbülün hâlini?
Bu sâdece Gül ile Bülbül’ün sırrıdır. Ve o Gül’ü bir kere koklayan bülbülün de yedi canına yeter bir kokudur bu!
Koku, hep aynı koku…
Zîra ne demişler:
‘’Muhammed Mustafâ’yı koklamak isteyenler, kırmızı gülleri koklasın!’’

‘’Kırmızı Güller’’den murâd, nedir?

Yorum yapabilirsiniz...