Bir İftar Sofrası

0
93

MERHUM Profesör Süheyl Ünver(*) anlatıyor:

(Ali Rızâ Bey der ki:

Eskiden herkes minderlerde halka olarak yemek yer. Sofralar alçak ve açılır kapanır geniş bir iskemle üzerine konur. Bu siniler sarı pirinç veya bakırdandır. Herkese ayrı bir peçete yoktur. Peşkir denen yekpâre dokuma, metrelerle dar bezdir. Bunu, ulama, herkes dizi üzerine kor. Hizmetçilerin bunu herkesin dizine tesâdüf ettirmek sûretiyle atmaları bir hüner sayılırdı.

Ramazanda akşam ezanına ve topa birkaç dakika kalarak sofra başına gitmek iftar şartları cümlesindendir. Misâfirler, sofranın etrâfında altlarındaki minderlere oturarak yer alırlar. Hiç konuşma ve fısıldaşma bile yoktur. Herkes âdetâ birbirine küsmüş gibidir ve kimsenin yüzü de o kadar gülmez.

Lâkin sini üzerinde susamlı simitler, bâdemli çörekler ve kazan yağlıları misk gibi kokar ve nöbet bunları temâşâdadır. Bunlar içinde herkesin imrendiği olacaktır. Çok acıkmış olanların sabır ve tahammüllerinin tükendiğini, kimi saatine bakarak, kimi gözlerini kapayıp mürâkabeye dalarak ifâde etmeğe çalışır.

Top atılınca oruçlar açılır. O mükellef iftâriyeye bir hücumdur başlar. Çorbalar, yumurtalar, etler, börekler, tatlılar, birbiri ardına gelir.

İstanbul yaşayışının bir an’anesi olarak Ramazanlarda yemeklerin çeşitli ve bol olması misâfirlerin i’zâz ve ikram derecesine bir nevî mikyas sayılır. Zengin sofralara oturmak zorunda kalan tütün tiryâkilerinin, yemeğin çeşitlerinden bir türlü sona ermeyeceğini anlamaları işlerine gelmediğinden, ekserîsi îtizâr beyân ederek –özür dileyerek- sofradan kalkarak çubuklarını tellendirerek oruçlarını bozar.)

——————————-

(*)Vatan Gazetesi, Nisan 1957

Yorum yapabilirsiniz...