Bizim Yunus -Yunus Emre

0
287

Hayatı ve kişiliği:

Nereli olduğu, nerede ve kimin yanında tahsil gördüğü, nerelerde bulunduğu hususunda kesin bir bilgi yoktur. Bu konulara ışık tutabilecek tek belge “Bektaşi Velâyetnâmesi”dir.

Sivrihisar yakınında Sarıköy’de doğduğu belirtilmektedir. Ancak, çok sevildiği için bütün Anadolu’da; Bursa, Erzurum, Karaman, Keçiborlu, Aksaray, Sivas ve Sarıköy gibi birçok yerde mezarı bulunmaktadır. Kesin olan tek şey; bir Türkmen köylüsü olduğudur.

Yine bu belgelerden ve şiirlerinden anlaşıldığına göre, Mevlana Hazretleri ile görüşmüş, sohbetinde bulunmuş, Hacı Bektaş-ı Velî tarafından Taptuk Emre’ye gönderilmiş olması ile 1240-1322 yılları arasında yaşadığı ve 82 yaşında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Mevlâna Hazretleri’nin vefat tarihi olan 1273 yılında 33 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. (Kaynak: Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki 7912 no’lu mecmuada bulunan kayıtlar.)

*

Yunus her şeyden önce bir “Ârif-i Rabbânî” dir. Hayatı boyunca boş ve malayânî sözlerden, süsten, gösterişten, dünya ve içindeki fanilerden mümkün olduğunca uzak duran bir derviştir. O bir “Kâşifü’l Kubûr” ehlidir. Yani, kabirdekilerin hallerinden haberdar olan.. Bu ise velâyetin ilk adımı sayılmaktadır.

“Lezzetleri yıkan ölümü çok zikrediniz!” Hadis-i Şerif’inin mânâsını anlayan Yunus, ölümden ve ölüm ötesi gerçeklerden söz eder:

“Ey yarenler, ey gardaşlar!

Korkarım ben ölem deyü.

Öldüğüme gayırmazam;

Ettiğimi bulam deyü.”

Hattâ hiç ölüm kelimesini zikretmeden:

“Yunus der ki: Bak takdirin işleri,

Dökülmüştür kirpikleri, kaşları.

Başları ucunda hece taşları;

Ne söylerler, ne bir haber verirler.”

“Ben bir kitap okudum, kalem onu yazmadı..” mısra’ından anlaşılacağı gibi, kâinata bir kitap gözüyle bakmakta ve bu kitabı satır satır okumaktadır. Kudret kalemiyle, tabiat kitabında yazılan her şey Yunus’a göre bir Ayet’tir. “Bütün varlık Allah’ı zikir ve tesbih etmektedir.” (İsra Suresi 44. Ayet)

Tasavvufî düşünceleri:

Yunus; tasavvuf düşüncesindeki “Vahdet-ül Vücûd” meşrebindendir. Bu meşrebe göre, Allah Mutlak Varlık’tır. Her şeyde bir mutlak hayır ve mutlak güzellik vardır. Yokluk, çirkinlik ve kötülüğün hakiki varlıkları yoktur. Eşya; Allah’ı gösteren âyinelerden (aynalar) ibarettir. Dolaysıyla, Allah’ın dışında varlık yoktur. Var zannedilen varlık, hayalîdir.

Bu meşrebe bağlı olanlar “Lâ mevcûde illâ hû” veya “Lâ meşhûde illâ hû” derler. Yani “Allah’tan başka varlık yoktur” veya “Allah’tan başka bir şey görünmüyor” diyebilirler. Yunus bazen;

“Şeriat edebinden korkaram söylemeye,

Yoğ ise söyler idim daha ayruksı haber..” diyerek daha fazla hakikatleri ifşâ edemediğini belirtmektedir.

Amma, bir zaman gelip de;

“Rahîm benem, Rahman benem,

Ol Kadir-i Mutlak benem.” diyebilmektedir. Bu söz “Ene’l Hak” mesâbesidir.

*

Yunus bir ozan mıdır? Elbette hayır!

Ozan; sözünü saz ile söyleyen kimsedir. Yunus ise, Allah’ın Cemâli’ne âşık bir şairdir. Başka bir tanımla “Hak Âşığı”dır. O’na göre aşk iki türlüdür. Aşk-ı Hakikî ve Aşk-ı Mecazî.

Şiirlerinde genellikle İslam Dini esasları, ölüm ve metafizik, tabiat ve hikmet’i konu edinir. Bu nedenle Yunus; İslâm’ın ermişlerce yorumu olan “Tasavvuf Ahlâkı”nı yaymaya çalışan bir İslâm şairidir. İslâm’ı sade, kolay ama güçlü ve etkili deyişlerle halka yaymayı hedefleyen bir “Velî” ve bu yönüyle de büyük bir İslâm Davetçisi’dir.

Yunus bütün bu yönleriyle her elli yılda bir yeniden keşfedilmeye çalışılan ama, hakkındaki bilgiler yetersiz olduğu için hâlâ tam bilinemeyen büyük bir şahsiyettir. Belki bu da Allah’ın bir Hikmet-i İlâhi’sidir ki, bir yandan o araştırılıp yâd edilirken, bir yandan şiirleri yeni nesilleri irşâd etmeye devam etmektedir.

Yunus basit çekişmeleri sevmez.. “Ben gelmedim davî için, benim işim sevi için” diyerek hayat düsturunu ifade eder. O, Allah’ın yarattığı her şeye sevgi ve merhametle bakmayı dile getirir. “Yaradılmışı hoş gördük, Yaradan’dan ötürü” diyerek insanların ve kâinatın iyi yönlerini görmeyi telkin eder. O, insanları değerlendirirken daima (kalb) ten hareket eder ve der ki: “Dost’tan artık kimse bilmez, kâfir- Müslüman kimdiğin..”

Kalbi Allah’ın tahtı ve nazargâhı olarak değerlendirerek; gönül yıkmayı, iki cihânın da en kötü olayı olarak görür.

“Gönül Çalab’ın tahtı,

Çalab gönüle baktı.

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise.”

Yunus, bazı dervişlerde görülen tarikat taasubundan uzak, bütün insanlığı kucaklayan bir düşünce yapısına sahiptir. Ve;

“Dervişlik dedikleri

Hırka ile taç değil;

Gönlün derviş eyleyen,

Hırkaya muhtaç değil” demektir.

Yunus Allah Aşkı’nı kalbine öylesine yerleştirmiştir ki, Rabbi’ne olan yakınlığı dışında dünyevî ve uhrevî hiçbir nimet ve zevke aldırış etmez. Ona göre:

“Âşık ol kişidir bu dünya malın,

Âhiret korkusun bir çöpe saymaz.”

Bir başka deyişle de;

“Cennet, Cennet dedikleri;

Birkaç köşkle, birkaç Hurî.

İsteyene ver onları;

Bana seni gerek, seni” sözleri, bu düşüncelerinin ifadesidir.

Yunus’u Yunus yapan, O2nu asırlardır gönlümüzde yaşatan şey; almış olduğu yüksek tasavvuf kültürü içinde her hâliyle “Vahdet” in sırrına ermiş ve bu yolda fanî olmuş büyük bir sufî olmasının yanında, yazmış olduğu son derece sade, akıcı ve İlahî Hikmet’leri terennüm eden şiirleriyle âdeta Hakk’ın Kelâmı’nın bir tercümânı olmasıdır.

Şahsi düşüncelerim:

Derler ki; Molla Kasım’ın Yunus’u siygaya çekmesi boşa değildir. Bunda da büyük bir hikmet vardır. Bilindiği gibi, Molla Kasım Yunus’un şiirleri eline geçince okumaya başlamış, bazılarının şeriata aykırı olduğunu ileri sürerek yakmış, kimini parçalayıp suya atmış, bir kısmını da beğenerek elinde tutmuştu. Bu olayın mânevî yönünden şöyle bahsedilir:

“Yakılan şiirlerinin dumanı yükselerek gökteki maddî ve manevî varlıklara; suya atılan şiirleri sudaki tüm calılılara ve nihayet elinde kalanlar da yer yüzünde yaşayan varlıklara ulaşmıştır. Vesileyle canlı-cansız tüm varlıklar bu şiirlerin feyiz ve hikmetinden istifade etmişler ve etmektedirler.”

Yunus Emre yaşadığı çağa rağmen, “Öz Türkçe” şiirler yazarak aslında Türk Edebiyatı’na da büyük hizmetler vermiştir.

Tüm Anadolu anladığı dilden yazılan bu şiirleri benimsedi. Yüzlerce yıldır dilden dile, gönülden gönüle ve hatta ülkeden ülkeye dağıldı ve günümüze kadar geldi. Dinlediğimiz hangi “ilahi” vardır ki, Yunus mahlası geçmesin? Bizi etkileyen, gönül telimizi titreten hangi manevî şiir vardır ki, Yunus’un olmasın?

O büyük bir şair, sabırlı bir derviş, kendi müritlerine değil (belki de) tüm insanlığa “Mürşid” idi. Bir “Gönül Sultanı” idi.

Hiçbir yazı, hiçbir ifade O’nu anlatmaya yetmeyecek belki..

Artık bütün dünya Yunus’u ve Yunus’un hayat felsefesini mercek altına almış, kendi dizelerinin ifadesiyle ölümsüzlüğe doğru uzanmıştır:

“Yunus öldü diye salâ verirler;

Ölen hayvân imiş, âşıklar ölmez!”

Esat ANIK