Çanakkale Savaşları

0
57

Şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anarken…

Îman ve ideal adamı, karakter âbidesi Mehmed Âkif, bir hilâl uğruna nice güneşlerin battığı o kara günleri şöyle anlatır:

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların saldırıyor dördü beşi,

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde -gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı!”

Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

………………..

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani tâûna da züldür bu rezîl istîlâ!

………………..

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere sağnak sağnak.

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Bu mısraları Safahat’ın 1974 baskısından aktarırken bir de 2006 baskısına bakalım dedik. Yazdığımız sondan ikinci mısra orada şöyle idi:

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor!

Evet, her iki baskıyı da hazırlayan aynı kişi… Ama mısralar farklı…Anlamın değişmemesi, veznin bozulmaması kâfi mi?…Şöyle biraz karıştırılacak olsa daha neler bulunur, neler?..Bu durum karşısında hayıflanmamak, öfkelenmemek, üzülmemek elde mi?!!

Nerelerdesiniz siz ey edebiyat fakülteleri?..

Nerelerdesiniz siz ey edebiyatçılar?..

Nerelerdesin sen ey Kültür Bakanlığı?!!

Safahat’ın güvenilir bir baskısını görmek ne zaman mümkün olacak?!!

*

Önümde iki kitap duruyor. Biri Fahri Özdemir’in hazırladığı, İstanbul Ticaret Odası’nın yayınladığı Bir Hürriyet Türküsü; ikincisi Erol Kılınç’ın kaleme alıp Ötüken Neşriyat’ın neşrettiği Çanakkale Savaşları Günlüğü. Her iki eserde de fotoğraflara baktıkça Mehmetçiğin kanıyla sulanan, şüheda fışkıran o mübarek topraklarda Mehmetçiklerle beraber soluyor, onlarla beraber yaşıyor, onlarla beraber yokluklarla, güçlüklerle savaşıyorsunuz… “Garb’ın cebîn-i zâlimi”ne yiğitçe direniyorsunuz. Millî haysiyet ve şeref uğrunda “seller gibi atılanlar”la, “kara toprağın bağrına bir gül bahçesine girercesine girenler”le, “tarihe sığmayanlar”la beraber oluyorsunuz. “Tek dişi kalmış canavar”ın bütün saldırıları Türk’ün göğsünde paramparça olacaktır; zira Türk’ün “göğsündeki kat kat îmân alınır kal’a” değildir.

Her iki kuruluşumuza da, her iki kitabı hazırlayanlara da gönüller dolusu tebrikler, teşekkürler.

*

Erol Kılınç, Çanakkale Savaşlarının Günlüğü’ne şöyle başlıyor:

“Çanakkale savaşları Türk tarihinin en önemli olaylarından biridir. Hatıraları bugünkü Türk ailelerinin pek çoğunda hâlâ anlatılır. Bu satırları yazanın Birinci Dünya Harbi’nde üç amcasının biri Yemen’de kayıp, biri Sarıkamış’ta ve biri de Çanakkale’de şehittir; o şehitlerden dolayı babaannemin aldığı şehit maaşından çocukluğumda ben de nasibimi almışımdır…Kısacası Çanakkale savaşları her Türk ailesini (hatta birçok İngiliz, Fransız, Yeni Zelandalı, Avustralyalı, Senegalli….. aileyi de!) yakından ilgilendirmektedir. Bu yüzden de savaş alanı şehitliklerle, anıtlarla dolmuş; özellikle son yıllarda tam anlamıyla çok canlı bir ziyaretçi akınına maruz kalmıştır.

Her Türk evlâdının bu şehitliği, bu kutsal toprakları gezip dolaşması, şehit ruhlarıyla kalbinin ürperdiğini duyması, ruhunu oranın mistik havasıyla doldurması, geride kalanlara şanlı bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı, ezanların ufuktan ufuğa yankılandığı, “mâbedinin göğsüne nâmahrem eli değmemiş” olan aziz vatanın nasıl savunularak bırakıldığını hissetmesi şarttır. Bunun için, gezip dolaşılan yerlerdeki o tarihî dönemde olup bitenleri öğretecek, hacmi küçük, bilgisi sağlam, gereksiz abartılardan, hurafelerden, siyasî ve ideolojik bağnazlıklardan sıyrılarak hazırlanmış bir el kitabı sunmayı düşündük. İstedik ki, okuma parçaları, resim ve haritalarla da desteklediğimiz bu kitapçığı, bu “Şehitler Yurdu”na gidenler, yola çıkmadan veya yolculuk esnasında yahut en azından mıntıkayı gezip dolaşırken ellerinde bulundursunlar, o günlerin tarihini ve olaylarını mahallinde kavrayıp şuur kazansınlar…

Bu suretle, Bayrak, Vatan, İstiklâl, Devlet, Fedakârlık, Yiğitlik, Mertlik, Cesaret ve hepsinin başında da İman ve Türklük Şuuru sahibi olmanın ne büyük erdem olduğunu anlasınlar da Şehitlerimize ihlâsla birer Fatiha göndermenin mutluluğunu tatsınlar istedik…”

Dağlar gibi birikimine, denizler gibi bilgisine, kıvrak kalemine rağmen az eser veren Erol Kılınç’a, kalemine nur yağsın deyip, pırıl pırıl bir dili olan, çok rahat okunan bu güzel eserin bir de arka kapağına bakalım:

“Onların kemikleri dağ gibi yığıldı. Kanları dere gibi aktı. Mermileri tükenince imanlarını süngülerinin ucundan parıldattılar ve devleştiler; cins cins takviyeli insan sürülerini göğüsleriyle durdurdular. Ne ölüm indiren gökler yıldırdı onları, ne ölü püskürten yer… İstilâcı düşmana Boğaz’ı dar ettiler; denizden de, karadan da geçit vermediler. Sağ kalanlar mütevazı birer gâzi, toprağa düşenlerse Cennet’te Tanrı konuğu oldular; hem yedi düvele nam saldılar, hem nesillerine şeref bıraktılar…

Onların destanını okuyalım:

Öpelim onlardan kalan Bayrağımızı, temizse dudaklarımız… Gezelim şehitliklerini, temizse ayaklarımız… Dua sağanaklarımız erişsin onların yüce ruhlarına, böylece, belki o yüceliğin sırrı da açılır gönüllerimize, nesillerimize…”

–Aydil EROL–

PAYLAŞ
Önceki İçerikNasıl İnkar Edeyim?
Sonraki İçerikTürk Ne Yapar?

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...