Cemil Beğ’i Rahat Bırakın

0
226

Herkes onu hayatının belirli bir parçasıyla tanır… Musikimizin efsanevî isimlerinden biri ve saz virtüözüdür. “Bestekârın ebedî, virtüözün fâni bahtını şahsında birleştirmiş olan Cemil Beğ” gibi bir şöhretin gelip geçmesi kuyrukluyıldızlar misali yüzyıllarda bir görülür.

Sürekli kederli, dış olaylara müstağni, paraya kayıtsız bir yaşayış. Ömür boyu çirkinden kaçış, güzele kendini yakarcasına veriş. Yirmi beş yıllık rindâne bir hayat… Bu dünyadan başka bir âlemin özlemini çeken, vaktinden önce ihtiyarlamış koca bir adam. Kalabalıklar arasında yalnız sayılabilecek bir şöhret. Hükümdarlara bile nasip olmayan içten, candan, özden, gönülden yapılan sevgi gösterileri: Ağlayanlar, ayağını öpenler, önünde yerlere kapananlar. Bu dâhinin gönül ülkesine girebilmek her babayiğidin harcı olmasa gerek… O, hiç bir zaman, hiç bir sazda içini dökecek vasıtanın en mükemmelini bulamaz. Bunun içindir ki, odası bir saz koleksiyonu hâlini alır; bunun içindir ki alto kemençeyi yaptırır ve yine bunun içindir ki yaylı tamburu bulur… Tambur, lâvta, çöğür, bağlama, viyolonsel, ud, keman, tar vb. gibi sazlar (onu tanıyanların dedikleri gibi) elinde titreşir…Eline ilk defa aldığı bir sazı sanki yıllarca çalmış ve çalışmış gibi kısa bir sürede büyük bir ustalıkla çalar. Başka yıldızlardan gelmiş olağanüstü bir varlık gibi görülen Cemil Beğ’in, gösterilen çeşitli iltifat ve saygılara rağmen tevazu ve terbiyesinden saptığı görülmez. Saza girdiği dakikada Allah’ın huzuruna çıkmış gibi siması vakur ve ciddî, nuranî bir ifade alır. Eşya ve insanlarla ilgilenmeyerek sazından taşan nağme ve titreşim tufanı arasında kendinden geçip benliğinden sıyrılır. Sanırız bunun içindir ki, müziğe “lisanullah” (Tanrı’nın dili) der.

Özel sohbetlerinde pek şen ve şuh, şakacı, nüktecidir. Sağduyusu kuvvetlidir; bilimin hemen hemen her dalında esaslı malûmatı vardır. Kendisiyle felsefe, siyaset, edebiyat, şiir ve musiki şubeleri üzerinde tatlı tatlı görüşülebilir. Son derece alçakgönüllüdür. Bilmez gibi görünmesine rağmen çok bilgisi vardır; şimdiki tabirle gerçekten “kültür sahibi”dir. Türkçeyi gayet iyi bilir; fasih ve zarif konuşur; nükteyi ve her türlü espriyi çok sever. Görgü kurallarının bütün inceliklerine vakıftır. Her hareketi ve sözü ruh asaletini ve zarafetini gösteren kibar bir hava yaratır. Karşısındakine hürmetler ve muhabbetler telkin eder. Okuduğunu anlayacak ve konuşacak derecede Fransızca bilir; bir roman çevirmeye başlar.

Şehnaz makamından bestelediği: “Feryat ki feryadıma imdad edecek yok/ Efsûs ki gamdan beni azad edecek yok/ Kes varsa alâkan bana ey tali-i dûnum/ Sen var iken âlemde beni şad edecek yok” şarkısının sözleri, şairi Nigâr Hanım’ın hislerine tercüman olduğu derecede, Cemil Beğ’in duygu dünyasını da dile getirir gibidir.

……………………..

Bir soğuk algınlığı yüzünden müzmin öksürüğe yakalanır. Tedavisinde geç kalınır. Sonradan verem teşhisi konur. Devrin ileri gelenleri İsviçre’ye yollamak için karar alırlarsa da ikna edemezler. Uğursuz hastalık (oğlu Mesut Cemil’in deyişiyle) “eski Istanbul yangınları gibi aman vermeden seyreder.” 1916 Temmuzunun 28’ini 29’una bağlayan gece yarısından sonra hanımıyla helâlleşir.Hatalarından dolayı özür diler ve güçlükle: “Vakit geldi!, der, yirmi beş yıl rindâne yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum; lâkin sizin için bâdi-i ıstırap oldum. Affediniz! Kendinize ve Mesud’a iyi bakınız…”

Cenazesinde 15-20 kişi ancak vardır. Merkez Efendi Camisi’nin avlusunda kuyuya yakın bir yerde toprağa verilir. En başarılı öğrencisi Kadı Fuad Efendi de öldüğünde aynı mezara gömülür.

Yıllar yılı mezarının yeri “kayıp” sanılır… Günlerden bir gün bir konuşma sırasında Şehzadebaşı Camisi müezzinlerinden, kemençe ve tambur yapan ve çalan Yenikapılı Ziya Usta (Özgener) “Ben, der, Kadı Fuad Efendi’nin cenazesinde bulundum; tabuta da omuz verdim. Tabutu taşıyanlar arasında Ruşen Kam (Ö. Ferid Kamın oğlu. Kemençe sanatkârı), Mesud Cemil de vardı.” Meclistekiler sorar: “Bizi götürüp mezarın yerini gösterir misiniz?..” Ziya Usta: “Hay hay” der ve gidip mezarı gösterir. Ziya Usta’nın verdiği bilgiyi Mesut Cemil de onaylar. Bu olayın şahitleri ney üstadımız Niyazi Sayın, tambur üstadımız Necdet Yaşar ve yerbilimci tamburî Özgen Erev (Ankara’da oturmaktadır. Muhiddin Erev’in oğludur.) Allah uzun ömürler versin hayattalar. Mezar başında çekimler yapılır, gazetelerde haberler yayımlanır. “Necdet Yaşar 2”nin 15’inci sayfasında bir resim altında şunları yazılıdır: “Tanburî Cemil Beyin kayıp mezarını gösteren saz yapımcısı Yenikapılı Ziya Usta”… Bir ara mezarın yapımı düşünülür; kuyu çevresinde Merkez Efendi’nin torunlarının kabirleri bulunduğundan dolayı akrabalarının rızasının alınması işi geciktirir. Bir gün kim olduğu belirsiz, neci olduğu bilinmeyen biri zuhur eder. Olmadık bir yere bir mezar yaptırıp üzerine de “Tanburî Cemil Bey” yazdırır. Bir süre sonra bu sanal kabir ilgililerce yıktırılır. Şimdi de kim olduğunu bilmediğimiz birisi adı geçen mezarlığın tramvay yolu tarafındaki kapısından girildiğinde solda bir mezar inşa ettirip üzerine “Tanburî Cemil Bey” yazdırmış… Cemil Beğ’in gömüldüğü yerle kapı arasında yüz metreden artık bir mesafe var… Bu nasıl iştir anlayan varsa beri gelsin!..

Yanılmıyorsak İstanbul’da “Mezarlıklar Müdürlüğü” diye bir kuruluş, başında da (mezarlıklarda resim çekmeyi yasaklayan!!!) Adem Avcı adında bir zat olacak..Ne yaptığını, ne ettiğini bilenlerin insaniyet namına tarafımıza bildirmelerini hassaten rica ederiz. Her önüne gelenin, her aklına esenin canının istediği, gönlünün arzu ettiği yerde mezar yaptırması mümkün müdür?!! İşleri karıştırmaya, zihinleri bulandırmaya, insanları aldatmaya ve tarihe yanlış bilgi bırakmaya kimin hakkı vardır?!!

Başlıkta dediğimizi tekrarlıyoruz:

Tamburî Cemil Beği rahat bırakınız!..

04.02.2010

Aydil Erol

Yorum yapabilirsiniz...