Ciğer Kanı

1
234

Biraz öncesine kadar canlı ve ter ü tâze olan gonca, birden bire soluverdi.

Bülbül ise, bir o yana, bir bu yana sıçrayıp, feryâdını sürdürdü; lâkin hiç bir şey anlamamıştı.

Nice sonra, olanları seyreden bir başka gül goncası, bülbüle acımış olmalı ki:

– Boşuna ağlama, dedi, artık sesini duyamaz; onu sen öldürdün!

Bülbül, bir anlık tereddütten sonra çırpındı ve gidip, o gülün yanı başına kondu:

– Ben mi öldürdüm?

– Evet…

– Nasıl olur? Ben, onun için ölümlere râzı olduğumu söylemeye çalışıyorken, ne yaptım da öldürdüm?

– İyi ya, dedi gül goncası; o da zâten buna dayanamadı. Sevgi sözü, o zavallıyı yakıp gitti.

Bülbül, içini çekti:

– Ama, dedi, onu ne derece sevdiğimi henüz söylemeye başlamıştım ben… ve sâdece dilimin kaslarından bir kaçının gerilip gevşemesiyle çıkan sesleri duyabilmişti. Çok azını dile getirdim ve aşkımın çapını söyleyecek fırsatı henüz bulamadım.

– Biliyorum, diye titredi gül goncası ve devâm etti:

– Onu yakan, sâdece aşk sözüydü ve eğer gönlünün sesi dışa vursaydı; ben de dâhil olmak üzere her şey kül olurdu.

Ve Ağustos sıcağında, o goncada domur domur çiğ taneleri belirdi, içlerinden bir damlası yere düştü.

Hayır, yere düşmeden, bülbül kanatlandı ve havadaki o damlayı kaptı:

– Yo, dedi goncaya; ağlamana dayanamam, bu kadarı yeter.

Gonca, sitem kâr bir sesle sordu:

– Ağzın kan kırmızısı… ne zamandan beri ciğer kanıyla besleniyorsun sen?

– Benim ağzım, senin yüzün kan rengi… ne farkımız var? Dedi bülbül…

1 YORUM

Yorum yapabilirsiniz...