Cüce

0
353

Hepimizin, çeşitli vesîlelerle uzaktan tanıdığı kimseler vardır; şu veya bu şekilde meşhur olan bu şahısları ‘’mükemmel’’ insanlar sınıfına sokar ve gözünüzde büyütürsünüz. Şâir, yazar, siyâsetçi, düşünce adamı yâhut da san’at dallarından birinde öne çıkan bu ünlü kişiyi günlerden bir gün yakından tanıma fırsatınız olur; bakarsınız ki hiç de zannettiğiniz gibi değillerdir. Son derece çapsız, kapasitesiz ve eskilerin ‘’kerâmeti kendinden menkul’’ diye anlattığı bu tipler sizi hayâl kırıklığına uğratır, yıkılırsınız.

Dünyâ kuruldu kurulalı bu, hep böyle olmuştur. Derler ki, Direktör Ali Bey’in, kelimelere mizâhî mânâlar yüklediği Lehçetül Hakâyık isimli eserinde ‘’Cüce’’ sözünün karşılığı şöyle değerlendirilir:’’Büyük adamların yakından görünüşü!’’

*

2013 yılı Eylül ayının 2’sinde bütün haber kaynaklarında bir haber vardı. Şöyle ki:

(Cem Vakfı Genel Merkezi’nde düzenlenen İnanç Önderleri Toplantısı’nda konuşan Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan, Türkiye’nin önünde Türk-Kürt ayırımı ve Alevi-Sünni ayırımı olmak üzere iki büyük sorun olduğunu söyleyerek, “Fethullah Hocaefendi, bir müşterek dostumuz aracılığıyla mesaj yolladı:

‘Hocam, camiyi de cemevini de artık aynı bahçede yapsak olmaz mı?’ diye. Bizim açımızdan niye olmasın ki. Zaten bizim İslam anlayışımızda mekân dediğiniz şey, zaten insanın gönlüdür. Devlet taraf tutarak, ‘Camiden başka ibadet yeri olamaz İslam’da’ gibi ipe sapa gelmez, hiç bir bilgiye dayanmayan bir düşünceyi kendisine düstur yapamaz. Onun için de kendilerine olumlu cevap verdim vakfın başkanı olarak. Sadece bir de şart ekledim; ‘Hocam tamam bizim için hiç bir sakıncası yoktur, cami de, cemevi de bir bahçe içinde bulunsun. Ama camilere de artık yeni fonksiyonlar kazandırma zamanı çoktan geldi geçti. Camiyle cemevi arasına bir de aşevi yapalım’. Onlar da bir gün müsaade istediler, bir gün sonra da dediler ki; ‘Tamam, mutabıkız yapılabilir’. Bunun bir örneği olarak da Alevi-Sünni yakınlaşmasının sağlanmak üzere bütün masrafları onlar kabullendiler, camiyi de, cemevini de, aşevini de yapacaklar. 7 dönümlük bir arsa içerisinde, 5 dönümlük de galiba parkı varmış, yaklaşık 12 dönümlük bir alan içerisinde Ankara’da ayın 8’inde bunun temelleri atılacak” dedi.)

*

Ve bugün… Yâni günlerden 8 Eylül 2013…

Şu sıralarla Mamak’tan haberler geliyor, bu müthiş(!) projenin temeli atılıyor.

Nasıl atılır? Diye sormayın, Nasreddin Hoca’nın ‘’ben yaptım, oldu’’ nüktesine tıpa tıp uygunlukla atıyorlar temeli. Ortada plân, proje, ruhsat var mı?

Yok!

Peki, bir câmi… Yanına bir cemevi, onun da yanına aşevi yapmakla çözülür mü bu iş?

Aslâ!

Peki, nedir bunun anlamı?

Özetle, şu demektir: Alevîliğin İslâmiyet’ten ayrı(!) bir din(!) olduğunun tescîlidir.

Ama olsun, ferman büyük büyük yerden çıkmış. Ve ferman sâhiplerinin o engin(!),o erişilmez(!) buluşları olan bu proje –yazılı çizili bir proje gibi söylüyorlar ama gerçekte yâlnızca tasavvur—sâyesinde ülkemizdeki Alevî meselesini bir çırpıda çözecekler.

Bir sürü hukûkî formalite gerektiren söz konusu inşaat işi, ânîden başlayıveriyor.

Öteki memleket mes’elelerini elbirliğiyle çözdüler(!) ya…

Târihte olmadık dertleri bir anda başımıza sardılar, dört bir tarafımız kan ve barut kokuyor. Sıra Alevî mes’elesine geldi.

Hâlbuki tek başına iktidâra gelmiş ve hayâl edilemeyecek işlere bile el atıp üstesinden gelmiş bir partinin yapacağı konuyla ilgili hizmet, böyle temelsiz-dayanaksız hayâl mahsûlü işler olmamalıydı. Ya ne olmalıydı?

Tekkeler ve Zâviyeler’le ilgili kanunu yeniden düzenlemek, Alevî mes’elesini kökünden çözüme kavuşturmak olurdu ve bundan başka da herhangi bir hâl çâresi yoktur.

Gelin görün ki kazın ayağı hiç de öyle değil! Çünkü ne demişler:’’Çınarlar, saksılarda yetişmez!’’

Yorum yapabilirsiniz...