Çulsuz

0
48

O,şu anda işi bitik, iflâs etmiş bir müteahhitti. Son olarak aldığı sulama kanalı inşaatını bitirmiş olmasına rağmen, resmen iflâs etmişti ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Perişan durumda, gidip bir kahvehâneye oturdu. Günlerden beri her nereye başvurmuşsa sonuç alamamıştı. İşçileri para bekliyor, mal aldığı esnafa ödeme yapamıyor; günü gelen çeklerini ödeyemiyordu. Çayından birkaç yudum almıştı ki masasına biri gelip oturdu. Yanında çalışan ustalardan biriydi gelen.

Müteahhit,içinden:’’Eyvah,işte para istemeye gelen biri daha…!’’ diye geçirdi ve anlatmaya başladı:

—Biliyorsun, işi bitirdik. Fakat geçici kabûlü yapmaları ve bana hak edişi ödemeleri için, su lâzım. Su lâzım ki, kontrol mühendisi suyu kanallardan akıyor görsün ve raporu imzâlasın. Ne çâre, kanallara su gelmiyor.

—O niye?

—Su, dereden gelecek. Ama dere kenarındaki bahçe sâhipleri sulama için birer pompa koymuş ki, bize gelinceye kadar derede su kalmıyor. Bağ ve bahçe sâhiplerinden hangisi hâlden anlayıp da pompasını birkaç saat durdurmaya râzı olur? Onları da kapı kapı dolaştım, fakat nâfile… Kimseye derdimi anlatamıyorum. Bir müddet ikisi de susup, kaldı. Sonra bu kasvetli suskunluğu, Usta’nın sözleri bozdu:

—Araban var, değil mi ağabey?

—Var… Niye sordun?

—Anladığım kadarıyla başın gerçekten dertte… Yardıma ihtiyâcın var. Bunca zamandır senin ekmeğini yedim. Belki bir faydam dokunur. Haydi, gidelim.

Müteahhit, şaşırmıştı. Bu çulsuz gariban, yardımcı olmaktan bahsediyordu; hâlbuki şu anda kendisine yardım edebilecek kimsenin trilyoner olması gerekiyordu. Adamı incitmeden işin bu tarafını anlatmaya niyetlenirken, beriki sözünü tekrarlayıp çoktan ayağa dikilmişti:

—Kalk ağabey, kalk! Çıkmadık candan umut kesilmez. Ne olur şansımızı denesek? Oturup ağlamaktan iyidir. Dedi.

İçtikleri iki çayın parasını ödeyip, oradan çıktılar.

Öyle çâresiz durumdaydı ki, Müteahhit, bu teklife bile ‘’evet’’ diyordu.’’Yâhu usta, hangi hâlinle ve nasıl yardım edeceksin? Kaç paran var ki?’’ demesi de ayıp olacağı için ses çıkartmadı. Herhâlde birilerinden borç isteyecek diye düşündü.

Böylece arabaya bindiler. Usta:

—Şu taraftan beyim! Diyerek yolu gösterdi, ilerlediler.

Şehrin kenar mahallelerine gelinceye kadar ikisi de hiç konuşmadı. Nihâyet:

—Şurada dur ağabey, dedi Usta.

Durdular.

Buradaki evlerin hepsi de gecekondu türünden şeylerdi. Arabadan inen Usta, bu evlerden birinin kapısına hızlı hızlı birkaç defâ vurdu. Kapıyı bir kadın açtı, bir şeyler konuştular. Sonra kadın içeri girdi. Usta, başını çevirip, arabada bekleyen patronuna,’’tamam… işler iyi gidiyor’’ mânâsına bir işâret yaptı, yüzü gülüyordu.

Derken, kapıya orta yaşlı bir erkek çıktı. Başında kasketi vardı ve şapkayı o derece öne eğmişti ki, adamın gözleri görünmüyordu. Usta ve adam bir hayli zaman konuştu. Anlaşılan, adam –ne yapacaksa- buna râzı olmuyor:

—Ben, artık o işlere bakmıyorum!

Diye îtiraz ediyordu.

Müteahhit, bu teşebbüsten hiçbir sonuç beklemediği için adamın bu hâline şaşmıyordu. Şaştığı ve düşündüğü tek şey; böyle dilenci kılıklı birinde de para bulunabileceği idi. İçinden:’’para ile îman…’’ diye geçirdi. Bu iki şeyin kimde bulunduğu hiç mi hiç bilinmiyordu.

Baktı… Adam, Usta ile birlikte kendisine doğru geliyor.

Geldiler ve arabaya bindiler. Müteahhit,’’herhalde borç para vereceği biriyle yüz yüze gelmek, belki de pazarlık yapmak istiyor’’ diye düşündü. Öyle ya… Geri ödemenin şartları ne olacak? Yüzde kaç fâiz isteyecek? Bütün bunlar, adamın en tabiî hakkıydı.

Şoför mahalline oturmuş olan Usta:

—Dere kenarından beğim!

Diye, hareket etmeleri gerektiğini hatırlattı. Yürüdüler.

Kasketli adam, nezâketen hâl – hatır soran müteahhide, arabanın arka koltuğundan seslendi:

—Ben, çoktandır bu işlere bakmıyorum; tövbe ettim. Ama bizim Hasan Usta çok ısrâr etti. Darda olduğunu ve üstelik ‘’bizim patron hırsız müteahhit değildir, nâmuslu adamdır’’ dedi senin için. Yeminimi bozdurdu bana… İşte böyle… Allah’dan hayırlısı!

Bu sözlere teşekkür etmek isteyen müteahhit, arabanın iç aynasından adama baktı. Şapkası gene aynı durumdaydı; burnunun ucundan îtibâren yüzünün alt kısmı ancak görülebiliyordu.

Dere kenarına yaklaşınca, adam:

–Biraz yavaş gidelim beğim, dedi.

Müteahhit, ne olduğunun ve neler olabileceğinin üzerinde düşünemiyor; anlamaya çalışmıyor, yalnızca kendisine söylenenleri yapmakla yetiniyordu. Nitekim yavaşladı ve:’’bu hız, iyi mi?’’ dercesine aynadan tekrar adama baktı.

O anda adam da sağ eliyle kasketini geriye doğru itti ve dışarıyı seyre başladı.

Böylece gittiler, gittiler… Gittiler.

Gerçekten de adım başı bir pompa vardı su kenarında ve herkes arâzisini suluyordu.

Arabayla, dereyi bir baştan öbür başa kat edip, yeniden adamın evine geldiklerinde, adam:

—Ben ineyim… Size hayırlı işler.

Dedi. Durdular.

Adam indi ve kasketi gene öne eğik hâlde evine girdi.

Müteahhit, şaşırmış… olup bitene hiçbir anlam verememişti.’’Ne oluyor?’’ der gibi, yanı başında oturan Hasan Usta’ya baktı. Hasan Usta, hayâtından son derece memnun, tebessüm ediyordu:

—Yürü gidelim ağabey, dedi.

—Para ne oldu?

—Hangi para?

—Canım, bu adam bize yardım etmeyecek miydi?

—Etti ya… Daha ne yapsın beğim?

***

Kanalbaşı’na vardıklarında, suyun gürül gürül geldiğini gördüler.

Müteahhit hemen koştu ve kabûl heyetini çağırdı. Aynı gün hak ediş bedeli olan parasını aldı. Borçlarını dağıttı.

Artık, müflis bir müteahhit değildi.

Hasan Usta, kanalbaşı’na hareket ettiklerinde ne demişti ona:

–‘’Beğim, buna nazar derler; nazar, dağı bile yerinden oynatır.

Sen farkında değilsin, şapkayı mecbûren öne eğiyor. Senin benim baktığım gibi bakmıyor ki adam! Kasketin siperliğini kaldırıp baktığı her pompanın o anda nasıl stop ettiğini sen görmedin. Elinde değil adamın. Yoksa, öyle birinde para ne gezer? Herif, çulsuzun biri!’’

PAYLAŞ
Önceki İçerikTarihte Adalet
Sonraki İçerikMüfti Derviş Eydür
..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San'at Derneği'nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san'at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...