Ekrem Hakkı Ayverdi

0
323

Türk kültür tarihinin yirminci asırda yetiştirdiği abide şahsiyetlerden biri, hiç şüphesiz rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi’dir. Özellikle Osmanlı mimarîsini, tarihî akışı içinde ele almış ve Türk medeniyetinin en zengin koleksiyonunu keşfeden ender bir mimarlık ve sanat tarihçisi olma vasfını kazanmıştır. Türk tarihinin altın devirlerini oluşturan Osmanlı devletinin cihanşümul dünya görüşünün idraki içinde olan Ayverdi, Osmanlı medeniyetinin sadece mimarlığını değil, zengin birikimi ile bu kültürün bütün sanat sahalarına nüfuz edebilen bir mimarlık ve sanat tarihçisi olmuştur.

İstanbul’da Osmanlı kültür ve geleneğinin çekirdek semtlerinden biri olan Şehzadebaşı’nda doğması, onun gelişen şahsiyetine büyük bir zenginlik kazandırmıştır. Böylece bu dünya şehrinin hem fizikî ve sanat cephesini, hem de kültürel, içtimâ‘î ve ananevî cephelerini yaşayarak tanıma imkânı sağlamıştır. Yaşadığı şehrin hem maddî, hem de manevî kimliğiyle bu denli hemhal olan Ayverdi, ömrünü bu paha biçilmez şehrin merkezi olduğu Osmanlı medeniyetini araştırmaya vakfetmiştir. Kısacası mensup bulunduğu medeniyetin asaletinin ve estetik seviyesinin idraki içinde olmuş ve kendi misyonunu, bu hazineyi araştırarak ortaya koymaya hasretmiştir.

Ekrem Hakkı Bey, önceleri mühendislik mesleğini icra ederek çalışma hayatına başladı. Önceleri hastane, fabrika, köprü, cami ve yol gibi yapılar inşa etti ise de, daha sonra çalışmalarını eski eserlerin restorasyonuna yöneltti. Bu sahada uzmanlaşarak, cami ve medrese gibi bir çok anıtın restorasyon işlerini üstlendi. 1950 yıllarına kadar süren bu dönem içinde, Osmanlı mimarisinin en nadide eserlerinin yer aldığı Bursa, Edirne ve İstanbul’da birçok restorasyon işi gerçekleştirdi.

Daha sonra geleneksel Türk sanatının çeşitli alanı ile ilgili birikimini arttırarak, çalışmalarını Osmanlı mimarlığı üzerinde yoğunlaştırdı. Bu sahada bir ekip çalışması organize ederek, Osmanlı mimarîsinin birer önemli abidesi olan camileri, medreseleri, darüşşifaları, türbeleri, han ve hamamları, köprüleri, çeşme ve sebilleri birer birer inceledi ve bunların rölövelerini çizdi ve çizdirdi. Anadolu’da, Trakya’da, Balkanlar’daki Osmanlı eserlerinin yayıldığı geniş coğrafyada, bıkmadan ve usanmadan, hem de çok büyük bir titizlikle çalıştı. Bu eserler üzerinde ayrıca çok derin arşiv incelemeleri başlattı. Bütün ayrıntıları ile Osmanlı yapılarını inceleyerek, onların hususiyet ve inkişaflarını ön plana çıkardı.

Özellikle Fatih dönemi mimarlığını inceledi. İstanbul, Bursa, Edirne ve Çorlu’da birçoğunun restorasyon işlerini yaptığı tarihî eserleri bütün cepheleriyle ele aldı. Ekrem Hakkı Bey’in esas büyük hizmeti, Osmanlı Devletinin geniş toprakları üzerinde bırakmış olduğu kültür varlıkları konusunda yaptığı envanter çalışmasıdır. Osmanlı Mimarî Eserleri üzerine yayımladığı dizi kitaplarla, büyük kadroların yapamadığı muazzam bir hizmeti, kendi çaba ve imkânları sayesinde, hem de büyük bir fedakârlıkla hayata geçirdi. Böylece ortaya koyduğu ölümsüz bir külliyat ile kendisi de ölümsüzleşti.

Ekrem Hakkı Bey’in Türk mimarlık tarihine kazandırdığı zengin kaynaklara göz atılırsa, onun bakışı ve ufku hakkında daha iyi bir fikir edinmek mümkündür: 18. Asırda Lâle (İstanbul, 1950); Fâtih Devri Mîmârîsi (İstanbul 1953); Fâtih Devri Hattatları ve Hat San’atı (İstanbul, 1953); Fâtih Devri Mîmârî Eserleri (İstanbul, 1953); 19. Asırda İstanbul Haritası (İstanbul, 1958); Fâtih Devri Mîmârîsi Zeyli (İstanbul, 1961); Osmanlı Mîmârîsinin İlk Devri I (İstanbul, 1966); İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri (İstanbul 1970/Ömer Lütfi Barkan ile); Osmanlı Mîmârîsinde Çelebi ve II. Sultan Murat Devri II (İstanbul, 1972); Osmanlı Mîmârîsinde Fâtih Devri III (İstanbul 1973); Osmanlı Mîmârîsinde Fâtih Devri IV (İstanbul, 1974); İlk 250 Senenin Osmanlı Mîmârîsi (İstanbul, 1976/Aydın Yüksel ile); Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri, Romanya, Macaristan I (İstanbul, 1980/A. Yüksel, G. Ertürk, İ. Numan ile); Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri, Yugoslavya II (İstanbul, 1981/A. Yüksel, G. Ertürk, İ. Numan ile); Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri, Yugoslavya III (İstanbul, 1981/A. Yüksel, G. Ertürk, İ. Numan ile) ve Avrupa’da Osmanlı Mîmârî Eserleri, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, IV (İstanbul, 1982).

Aldığı aile terbiyesi, yetiştiği çevreden kazandığı engin kültür sayesinde Ekrem Hakkı Bey, bir İstanbul Beyefendisi olmakla yetinmemiş, bir büyük imparatorluk mensubiyetinin idraki içinde soylu bir duruş da sergilemiştir. Osmanlı medeniyetinin zenginliğinin hem şuuruna, hem de estetik zevkine vararak, ihtişamlı bir kültürün varisi olmanın gururunu yaşamıştır. O, büyük şair ve mütefekkir Yahya Kemal’in tespit ettiği gibi “Selçuk ve Osmanlı asırlarında Anadolu, Rumeli ve İstanbul’a, manzara ve mimarî itibâriyle verdiğimiz şekli, lisanın yeni tecellisini, devlet ve medeniyetimizin yeniden yaratılış ve yürüyüşünü, sanayimizin, hariçten bir çiviye bile muhtaç olmaksızın, vatanın toprağından ve milletin eliyle yapılışını, ordumuzun bütün silahlarını, donanmamızın, beş yüz sene bütün tahta, demir ve yelkenleriyle kendi elimizden çıkışını, hâsılı bütün bu terkibi şedîd bir hayranlıkla idrak etmiş” gerçek bir Türk münevveridir.

Ekrem Hakkı Bey, İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahede etmiş olsa bile, dünyaya adaleti, medeniyeti, dört asır boyunca üç kıtada sağladığı güven ve huzuru, bütün tebaaya gösterdiği sevgi ve şefkati, hüküm sürdüğü coğrafyada Allah rızası dışında hiçbir amaç gütmeyen, her zaman mazlumların sığınağı ve cihanşümul bir medeniyetin temsilcisi olan Osmanlı’nın alnı açık çocuğu olmanın şuuru ile yaşamıştır. Bu şuur sayesinde mensup olduğu medeniyetin mimarî ve sanat alanındaki zenginliğinin verdiği heyecanla çalışmalarını başarılı biçimde ortaya koymuştur. Bu idrak ve şuurdan mahrum olarak yaşayan sömürge aydınlarının tersine, Ekrem Hakkı Bey, kendi mazisinin ve medeniyetinin zenginliğiyle müftehir soylu bir hayat sürdürmüştür.

Ekrem Hakkı Bey, kültür ve sanat sahasında çalışmalarını sürdürmek için, aynı ideal uğruna mücadele eden arkadaşları ile birlikte çalışmış ve İstanbul Fetih Cemiyeti’nin kurucu üyesi olmuştur. Daha sonra bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ile İstanbul Enstitüsü’nü kurmuş ve otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca Kubbealtı Akademisi’nin kurucu üyeliğini yapmış ve çalışmalarına katılmıştır.

Kültür ve sanat alanındaki saygınlığı ile kendisine birçok kurum ve kuruluş tarafından şeref üyeliği tevcih edilmiştir. Ekrem Hakkı Bey, Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyeleri arasında yer almıştır. Bu arada, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesi bulunmuştur. 1979 yılında kendisine İstanbul Üniversitesi Senatosu tarafından “Fahri Edebiyat Doktoru” payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da “Üstün Hizmet Armağanı” verilmiştir. Bir diğer “Üstün Hizmet Beratı” da, 18 Eylül 1981 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından kendisine verilmiştir.

Piyâde Kaymakamı İsmail Hakkı Bey ve Fatma Meliha Hanım’ın çocukları olarak 22 Aralık 1899’da İstanbul’da doğan Ekrem Hakkı Bey, 24 Nisan 1984 tarihinde yine İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Arkada bıraktığı ciltler dolusu kitaplarda, aklında ve ruhunda sürekli taşıdığı Osmanlı medeniyetinin çizgilerini ihtiva eden büyük bir miras hediye etmiştir. İhtişamlı maziye ait paha biçilmez bir hazine olan bu miras, kendinden sonraki nesillere hedef olarak gösterdiği yeni bir ihtişamlı geleceğin ipuçlarını da vermektedir.

İhtişamlı mazisine, medeniyetinin zenginliğine inanmış ve ömrünü bu inanç doğrultusunda cömertçe harcayarak yaşamıştır. Mazinin değer ve zenginliklerini şahsiyetinin temel taşı yapan Ekrem Hakkı Bey, milleti millet yapan millî ve manevi kıymet hükümlerini ve bunun ruhunu, kendi kökünde aramış ve bulmuştur.

Ulu mazisini idrak eden şahsiyetler, ulu bir mertebeye ulaşır hükmünce, Ekrem Hakkı Bey’in cennette de yüce bir makam kazandığına inanıyor, onu rahmetle ve saygıyla anıyorum.

(*)Prof. Dr. Suphi Saatçi

(sanatalemi.net)ten alınmıştır.

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.