Ermeni Meselesine Genel Bakış

0
185

Osmanlı Devleti kurulduğunda Anadolu’da Ermeni Devleti yoktu. Orta Çağda Anadolu’da bir Kilikya Ermeni Prensliği vardı. Osmanlılardan önce bu prenslik ortadan kaldırılmıştı. Osmanlı, kuruluşundan itibaren beylikten imparatorluğa dönüşürken, egemenliği altına aldığı coğrafyalarda Ermeniler de yaşıyordu. Ermeniler, Osmanlı yönetimi altındaki diğer gayrimüslimlerden farklı bir muameleye tâbi tutulmadılar.

Osmanlı’da millet sistemi diye adlandırılan ve Osmanlı unsurlarının İslâm hukuku çerçevesinde, Müslüman bir devletin idâresi altında nasıl yaşayacaklarını belirleyen bir sistem vardı. İslâm hukukunun gayrimüslimlerin, Müslüman bir devletin idaresi altında yaşamalarını sağlayan bir hukuk geliştirmesi diğer dinlere kıyasla olumlu bir durumdur.

Millet sistemi içerisinde özellikle Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere üç önemli topluluktan söz edilebilir. Bu toplulukların devletle ilişkileri cemaat yönetimi tarafından yürütülüyordu. Yâni Devlet ile Ermeni toplumu arasındaki ilişkiler, Ermeni kilisesi aracılığıyla sağlanıyordu. Fakat 19. yüzyılda bu dengenin değiştiğini ve millet sisteminin bozulduğunu görüyoruz.

Osmanlı bünyesindeki diğer Osmanlı teb’ası gibi Ermeniler de vergi ödüyor; fakat askere gitmiyorlardı. Bu durum köylü ise köy ekonomisi içinde, kentli ise kent ekonomisi içinde iktisadi olarak zenginleşmelerine katkı sağladı. Bu uygulama gerçekten Ermenileri ve diğer gayrimüslimleri geliştirirken, Osmanlıların Müslüman unsurlarının özellikle de Türk unsurunun nüfus olarak azalmasına ve ekonomik olarak da gerilemesine sebep olmuştur. 18. yüzyıl başından itibaren Türk unsurunun çok açık bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu içinde nüfus kaybına uğradığını, iktisadi faaliyet alanlarından yavaş yavaş çekildiğini görüyoruz.

İmparatorluğun teb’ası durumundaki gayrimüslimlerle olan ilişkilerindeki asıl dönüm noktasını, 18. yüzyılın ikinci yarısındaki Türk-Rus savaşlarından sonra imzalanan 1774 târihli Küçük Kaynarca antlaşması oluşturmaktadır. Bu hâdise Osmanlı toplum yapısındaki gayrimüslim unsurların dış etkilere açık hâle gelmesine yol açmıştır.

Gayrimüslimlerin nüfusları ve ekonomik potansiyelleri arttığı gibi Osmanlı bürokrasisinde de önemli bir konuma yükselirler. Ermeni topluluğu 16. yüzyılın ortalarında kendi dillerinde baskı yapan bir matbaa kurarlar. Türkler ise matbaaya 18. yüzyıl başlarında sahip olacaklardır. Matbaanın kültürel açıdan önemi büyüktür. Matbaa ile bilgilerin yayılması ve bilgilenme şansı daha da artmıştır. Matbaa, Ermeni toplumunun kendi kültürünü yaşatmasında, geliştirmesinde önemli bir fonksiyona sâhiptir. Bu durum zamanla Ermeniler arasında kültürel hareketliliğe sebep olur. Fransız ihtilâli ve paralelinde gelişen milliyetçilik fikri, Osmanlı Devleti içindeki azınlıkların birer birer isyan etmelerine yol açar. Buna rağmen 19. yüzyıl başlarında açıkça dile getirilen bağımsız bir Ermeni Devleti kurma düşüncesi yoktur.

Osmanlılarda ilk milliyetçilik ve bağımsızlık hareketi, 19. yüzyıl başında Sırplar ve Yunanlılar arasında görülür. Bu bağımsızlık hareketlerinin zamanla Ermenileri de etkilediği muhakkaktır. Ama bu etki yüzyılın ikinci yarısında kendini gösterecektir.

19. yüzyılda Ermenilerin yaşantısına bakacak olursak, millet sisteminin bozulduğunu, Tanzimat Fermanıyla (1839) hukuk eşitliğinin ve onu tâkiben Islahat Fermanıyla (1856) gayrimüslimlerle Müslümanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığını görürüz. Her iki teb’a arasında eşitliği sağlayan bu fermanlarla, Ermenilerin dînî örgütlenmelerinin yanında bir de sivil örgütlenmeye gitmiş olmaları, imparatorluk içinde daha ayrıcalıklı konuma gelmelerine ve de onlara yeni haklar tanınmasına zemin hazırlamıştır.

19. yüzyılda Osmanlı Ermenileri bünyesinde meydana gelen bir değişiklik de Ermeni toplumunun kendi içinde parçalanıyor olmasıdır. 1830 yılında Fransa ve Avusturya’nın desteğiyle Ermeni Katolik Kilisesi kurulur. Aslen Gregoryen olan Ermeni toplumu içinde bir kısım Ermeniler Katolikleşmiş ve ana kiliseden ayrı bir kiliseye sahip olmuşlardır. Ermeni topluluğu 1830’da böylece ikiye bölünür. 1850’de bu bölünme üçe çıkacaktır. Bu da İngiliz ve Amerikan Protestan misyonerlerinin başarısıdır. Bu üçüncü grup Ermeni Protestan Kilisesi’dir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti üzerinde siyasi, emperyalist çıkarları olan yabancı devletler, imparatorluk içinde kendilerine yandaş olarak buldukları Ermeni topluluğunu daha kolay kullanabilmek için, Katolik ve Protestan kiliselerini oluşturmayı başarmışlardır.

19. yüzyıl reformları, Osmanlı içinde yaşayan Ermenilerin her alanda faal hâle gelmesini sağlamıştır. Bunun bir başka sebebi de, Osmanlı’nın teb’ası durumunda olan Rumların, Osmanlı Devletine karşı ayaklanarak bağımsız bir devlet, yani Yunanistan’ı kurmalarıdır. Bu durum Ermenilerin “millet-i sâdıka” olarak anılmalarını sağlamıştır.

19. yüzyıl Osmanlı reformları, Ermenileri imparatorlukta faal hale getirirken, tam aksine hâkim unsur olan Türklerin gerilemesine yol açmıştır. Öyle ki 1860 yılına gelindiğinde Osmanlı teb’ası durumunda olan Ermenilerin, Ermeni Millet-i Nizamnâmesi adıyla bir anayasaları bile oldu. Bu da âdeta devlet içinde devlet konumuna ulaştıklarını gösterir. Çünkü bu târihlerde henüz Osmanlı Devleti’nin bir anayasası yoktu.

Ermenilerin Osmanlı toplumunda 19. yüzyılda kazandığı etkinlik, yüzyıl sonlarına doğru bağımsızlık taleplerini dile getirmelerine yol açmıştır. Hem kendi ulaştıkları ekonomik, siyasi potansiyel, hem de dış destek bu talepleri kolayca dile getirmelerini sağlamıştır. Ermenilerin bağımsızlık yolunda özerklik talebini dile getirmelerinde en önemli olay da, Ayastefanos ve Berlin (1878) Antlaşmaları olmuştur. Bu antlaşmalarda Ermenilerle ilgili bâzı maddelerin yer almış olması, Ermeni meselesinin ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Fakat Osmanlı Devleti’nde Ermeni meselesinin isyan hâlinde ortaya çıkması, 1890’lı yıllarda söz konusu olmuştur. Ülkenin Ermeni nüfusu yaşayan hemen her yerinde Ermeniler ayaklanmışlar, Müslüman nüfusu katlederek, silahlı çatışmalara yol açmışlardır. Bu yolla Avrupalı devletlerin müdahale etmesini sağlamaya çalışmışlardır. Bu isyanlar bastırılınca, doğrudan padişahı yok etmeye yönelmişler ve 1905 yılında Sultan 2. Abdülhamit’e karşı bir suikast teşebbüsünde bulunmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nde Ermeni konusunda köklü değişikliklere yol açan en önemli hâdise, Ermeni Zorunlu Göç (Tehcir) Yasasıdır. Özellikle 2. Meşrutiyetin ilânından sonra Osmanlı vatandaşlarıyla eşit duruma gelen Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşları’nda aldığı yenilgiden istifâde ederek, yabancı devletlerin desteğiyle özerk statü kazanmak üzereyken, 1. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaş çıktıktan sonra başta Rusya olmak üzere, İtilaf Devletleri’nin yanında yer alan Ermeniler, vatandaşı durumunda bulundukları Osmanlı Devletine ihânet etmişlerdir. Kimi Ermeniler Rus gönüllü birliklerine katılmış, kimileri de yaşadıkları bölgelerdeki Osmanlı ordusunun ikmal yollarına zarar vermeye başlamıştır. Ermenilerin takındıkları devlet aleyhtârı bu tutum, Osmanlı Devletini çözüm aramaya sevk etmiştir. Nihâyet 27 Mayıs 1915’de çıkarılan geçici bir kânunla, Ermenilerin savaş bölgelerinden ya da cephelere yakın bölgelerden, topluca daha iç bölgelere göç ettirilmeleri yoluna gidilmiştir.

Tehcir, kolay olmadığı gibi birçok zorluklarla gerçekleştirilmiş, zaman zaman da bazı olumsuzluklar yaşanmıştır. Ancak bu olumsuzluklar Türkler için de geçerlidir. Göç bugün Ermeniler tarafından soykırım olarak tanımlanmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu soykırım yalanını tanımaya zorlanmaktadır. Gerçekte ise, Ermeni tehciri bir soykırım değildir. Osmanlı târihinin hemen her döneminde karşılaşabileceğimiz türden zorunlu göçlerden sadece ama sadece biridir.

Nitekim o günün şartlarına ve Anadolu’da yaşanan hâdiselere baktığımızda bunun ne kadar gerekli olduğunu görürüz. 1915’te çıkarılan bu geçici kânun bile ölümleri engelleyememiş yabancı ülkelerin her türlü teşviki ile ipinden “hürriyet” rüyasıyla boşalan çeteciler dünyada emsâline pek az rastlanan bir katliamı ortaya koymuşlardır. Yer yer Rus askerlerini bile ürküten vahşeti ile Ermeni çetecilerin sivillere, hâmile ve çocuklara, hâtta ölülere muameleleri gerçekten de korkunçtur. En basitinden bu sebeple bahsedilen cinsten olayların Türklere mâl edilmesi akla yatkın değildir. Yakın tarihimizin en utanç verici hâdiselerinden olan Hocalı Mezâlimi ile benzerlikleri ise buna bir diğer delildir.

Tüm bunlarla birlikte, Ermenilerden de hayatını kaybedenler olduğu doğrudur. Ancak bunlar sistemli bir öldürme olmadığı gibi, sayı da 1,5 milyon değildir. Zaten nüfus tablolarına bakıldığında bu sayının mümkün olamadığı anlaşılmaktadır. Tarihi değerlendirirken hâdiseleri o günün şartları içinde düşünmek en doğrusudur. Gerek savaşın çıkmış olduğu, gerekse komşusu katledilirken, namusu tehlikedeyken, en acısı da bunları yıllardır yüz yüze yaşadıkları insanlardan görmüşken Türklerin soğuk kanlılığını korumaları ancak bir yere kadar beklenebilir…

Ermeniler bu “soykırım” iddialarının gerçek olmadığı aslında tüm dünya tarafından bilinmektedir. Çünkü hemen hepsinin arşivlerinde o yıllara ait belgeler mevcuttur. Osmanlı Devleti itilaf devletleri dışında kalan ülkelerden bir heyeti ülkeye davet etmiş ancak hiç kimse soykırım olduğuna dair bir delil bulamamıştır. Bilâkis Erzurum civarında yapılan incelemelerde katliama uğramış Türk köyleri ile karşılaşılmıştır. Ayrıca bahsedildiği gibi arşivlerimiz saklanıyor ya da açılmıyor da değildir. En gizli şifre kaleminin olduğu bölümlere kadar Ermenilere bile açık olan arşivlerimizden bu güne kadar 700 e yakın bilim adamı faydalanmıştır. Bunlardan Bernard Lewis, Justin McCharty, Stanford Shaw en meşhurlarıdır. Bununla birlikte Ermeni arşivleri kapalıdır. Ama Türkiye’nin önünde koz olabilmesi açısından hemen hemen bütün dünya Ermeniler’e göz kırpmakta, târih tekerrür etmekte ve Ermeniler amaçları uğruna yine ve yine kullanılmaktadırlar.

Meseleler, sıkıntılar isimleri değişir ama hepsi Türkiye’nin başındadır. Tümü ile ayrı ayrı uğraşıladursun, Türkiye meseleleri Ermenilerin yaptığı gibi ırkçılık ile değil ama millî şuur ile ortaya koymalıdır. Şüphesiz târihini bilen, diline sahip, kültürü ile barışık bir ülke, bir de îmân zırhı ile zırhlanırsa önüne çıkan ve çıkarılan sıkıntılardan çok daha kolay kurtulur. Aksi taktirde bu işin yürüyemeyeceğini sanırım hepimiz şu an Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durum itibâriyle görüyoruz. Dolayısıyla mesele onların ne dediği değil, bizim ne yapmakta olduğumuzdur diyebiliriz. Millî bakış açısı olan bir millet, hükümet, tecrübeli bir yönetim ve kültürü meydana getiren her unsur ile barışık bir idâre sayesinde milletlerarası ilişkilerde daha sağlam durabilir, kırmızı çizgilerimizi savunabilir ve aşağılanmaya, her gün şehit cenâzesi kaldırmaya belki mâni olabiliriz.

Mezâlim fotoğraflarına bakıp, ortaya koyulan vahşeti yüreğimizde hissetmemek mümkün değil. Bu acı ki PKK tarafından şehit edilen askerlerimizin, geçmiş yıllarda beşiğinde öldürülmüş bebeklerin, vazifesi başında katledilen öğretmen ve doktorların acısı kadar ağır…Güney Doğu Anadolu’da oynanmakta olan oyun kadar acı. Türkiye’nin Doğu’su… Türkiye’nin Batı’sı… Türkiye’nin İzmir’i, Edirne’si, Antalya’sı, Trabzon’u… Türkiye’nin Mardin’i. Ay yıldızlı bayrağım ile iffetli Diyarbakır’ı. Türkiye’nin. Türkiye Türklerin’dir.

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.