Fatih ve Rumeli Hisarı

Târihlerin Şarkî Roma dedikleri Bizans’ı asırlardır nice devletler kuşatmış ve zaptetmek üzere ordular göndermiş olduğu hâlde hiçbiri bu arzusuna ulaşamamıştır.

Fakat artık halkın da, krallarının da,bu son kuşatmanın  Bizans’ın ölümü demek olacağını iyice akılları kesmiş bulunuyordu.Buna rağmen,gene de taht  rekabeti  devam  ediyor,fırsat bulan zümreler  birini indirip öldürürken bir başka zümre de kendi tuttuğunu  tahta çıkararak kavga gürültü devam edip gidiyordu.

Asırlar evvel,Jüstinyen,Ayasofya Kilisesi’ni yaptırırken,sanki  taht  rekabeti  sona  erecek sanıyordu.Bizans 1453 senesine geldiği zaman Papa II.Pius,Katoliklerin can düşmanı kabûl ettikleri Ortodokslara yardım vâdi ile imdat göndereceğine söz vermişti.Ne yazık ki Bizans’ta gün günden gerek cephâne ve silâh,gerek gıdâ malzemesi tükenir hâle gelmesine rağmen papa gene tükürdüğünü yalamış ve:’’Ya Katolik olacaksınız,yâhut  bana bel bağlamayın!’’ diye son sözünü söylemişti. Ortodoksların meşhur devlet adamı Grandük Notaras da; ‘’Ayasofya’da kardinallerin külâhını görmektense Türklerin sarığını görmeyi tercih ederim,’’ diyecek hâle gelmiş bulunuyordu.

(….)

Bizans ,yabancı gemilerin Haliç’ten içeri girmemesi için iki ağzını birbirine muhkem zincirler ve demir halkalarla sağlama alıp kapatmıştı.

Bu hâl karşısında Fâtih,Haliç’e başka yoldan girmeyi akıl etmiş ve tasavvurunu dahi zihninde tasar. lamış idi. Öyle ki,uzun kesilmiş kızaklar yapılarak fıçı fıçı yağlarla kaygan hâle getirildikten sonra her birini dörder mandanın çekeceği,yanlarından ve arkalarından da yeniçerilerin iteceği gemiler bütün mükülâta rağmen Haliç’e doğru yol almış bulunuyordu.

Ne hazin ki üç gün üç gece devam eden bu anlı şanlı cenk plânını Türk gençliğinin kafasına yerleştirecek bir hamiyet göstermiş değiliz. Hangimizin çocuklarına, ‘’Fâtih,gemisini karadan nasıl yürüttü ve Haliç’e nasıl indirdi?’’ diye sorsak bir doğru mâlûmat verebilir? Ne yazık ki tedrisat âlemimizde misli görülmemiş bu zafer ve plân hârikasını yaşatacak bir programımız da mevcut değil.

*

Yazımızı gene Rumeli Hisarı semtine döndürelim. Yakın zamanlara kadar Rumeli Hisarı,tepelerinden vâdîlerine kadar Nâfi Baba isimli bir Bektâşî şeyhinin tapulu malı idi.Fakat Nâfi Baba öldükten sonra vârisi Hüseyin Bektaş’a kalan bu arâziye göz dikmiş olan Amerikalılar,gözümüzün içine baka baka tepeleri vâdîleri tapulu mal hâline sokmakta kusur etmediler. Zîra ne de olsa artık bu işe ‘’Dur!’’ diyecek ne bir Fâtih Sultan Mehmed,ne de bir Yavuz Sultan Selim mevcuttu.

Bir de Nâfi Baba zamânında ufacık bütçesiyle yaşayan bir esnaf mahallesi vardı ki toprakları günün birinde gene Amerikalılar tarafından satın alınmıştı. Böylece Amerikalılar bu hesaplı müstemlekecilik anlayışıyla tepelerden aşağılara inmekten de geri kalmadı.

Bununla berâber,Rumeli Hisarı’nda kaleden tâ sâhile kadar devâm eden geniş bir rıhtımın tuttuğu kara parçası da vardı ki,artık ne Avrupa’nın ne Asya’nın  el uzatacağı bir yerdi.Zzîra orası bir kabristandı. İçindeki kimseler, ‘’Gelin,burasını size satalım,’’ diyemezlerdi.

Şuna sevinirim ki gururlanmak değil,bu fırsatı bize veren Allah’a şükretmek îcap eder. Öyle ki artık buraları diriler değil,ölüler muhâfaza ediyor.Dünkü ölülerin bugüğnkü dirilerden daha diş geçirilmez kuvvette olduğunu görmek hiç de yanlış olmasa gerek. Meaelâ işte ‘’Sefâin-i Harbiye zâbitlerinden Binbaşı Hayrettin Bey burada senden bir Fâtiha istiyor,’’ diyen taş sâdece bunlardan biridir.

*

Ne olur,hiç olmazsa bundan sonra ölülerden daha ölü olan biz diriler uyanıp bir Bizans fethinin târihteki önemini vakit geçirmeden çoluğumuza çocuğumuza öğretelim veböylece henüz ölmediğimizi târihe anlatmış olalım.

————————–

(*)Sâmiha AYVERDİ,Kaybolan Anahtar,Sayfa:43



Henüz Yorum Yapılmamış.

Bir Yorum Yapın