Frenk Bulaşığı Yosma

0
134

4.

Tanzîmat îlân edilirken XVII. Asırdan beri devamlı hezîmetlerin te’sîri altında canı boğazından gelmiş imparatorluğa bir tâze hayat vermek lüzûmuna inananlar, pâdişahla devleti idâre eden bürokrat sınıf idi. Zîrâ gitgide siyâsî iştihâsı artan Avrupa emperyalizmi karşısında, hiç değilse bir oyalama hareketi lâzımdı. Fakat halk câhildi ve bir içtimâî silkinme lüzûmunu aslâ hissetmiyordu. Ne ki, Garb’ın tazyîki ile yapılan bu ınkılâbı, onu vücûda getirenler de pek ciddîye almış değillerdi. Nihâyet iyi idâre edilemeyen bu hareketin ömrü de fikir ve kanâat dalâleti ile yaralana berelene Sultan Aziz devrine zorla erişerek, Âlî ve Fuad Paşa’laın ölümlerinden sonra devrilip gitti.

İşte Jön Türklük, bu iflâs etmiş Tanzîmatçılığın bir aksülâmeli idi. Böylece Tanzîmatçılık can çekişirken, bir taraftan da Şinâsi’ler, Namık Kemâl’ler,Ziyâ Paşa’lar,Süâvî’ler ile Jön Türklük doğmuş ve emeklemeğe başlamıştı.
Başlamıştı ama, istikameti ve teveccühü hangi yöne idi? Nereye gidecek, kimler tarafından yedilecekti? Îtirâf etmek gerek ki, devrin münevveri, kendisine yol gösterenlerin kimler olduğunu fark edemiyor, sislere ve gafletlere bürünmüş bir hüsnüniyetin yetersizliği içinde, karşısındaki tehlikeyi sezmeden, önüne serilen vâidler,ümidler ve imkânların hayâliyle sarhoş,gösterilen yola doğru yürüyordu.Yıkıcı bir tenkîd,fakat tedbir ve devâ bahsinde zaaf ve kifâyetsizlik,işte ınkılâpçı münevverin baş vasfı bu idi.Ve sonuna kadar da böyle kalacaktı.
Ne yazık ki Viyana’dan sonra ordu, Tanzîmat’tan sonra da medeniyet ve irfan bozgunu başlamıştı. Bu panik, ne kadar millî kıymet bulursa devirip sürüklüyor ve
bir türlü durdurulamıyordu.

***
TANZÎMAT’TA FİKİR VE SAN’AT HAYÂTI VE POLİTİKACI EDİBLER
Dâmad İbrâhim Paşa devrinde hızlanan Türk-Fransız temasları, ordu ve askerlik sâhalarına münhasır kalmayarak, bir kültür alış-verişiyle bütünlenmeğe doğru gitmişti. Avrupa’ya doğru atılan bu adımlar, gün günden sür’atlenerek Tanzîmat’ı doğurmuş, aynı temâyülün Sultan Aziz devrindeki devam ve tecellîsi ise, Fransız kültür ve tefekkürüne gösterilen sempatinin damgasını teşkîl eden hareket ve müesseselerle sâbit olmuştu.
Ancak,Garb dünyâsına yeni yeni açılmakta olan her pencereden giren hava,Avrupa’ya karşı sonsuz bir hayranlık,kendi kendimize karşı ise sonsuz bir ikrâha yol açıyordu.İşte tehlike,bu muvâzenesizlikte idi.Ne çâre ki,baştan-kara böyle bir gidişi önleyip cemiyete çıkar yolu gösterecek,sözü geçkin bir irfan merkezi,bir otorite de yoktu.Bu işi,çoktandır beli bükülen medrese mi yapacaktı? Zamâna ve mekâna kapısını örtmüş bu müessese, kurumuş ve kemikleşmiş bilgileri ortasında sıkışıp kalmış olduğundan, ne dışarıdan bir ses alabiliyor ne de hârice bir ses verebiliyordu.
Devrin münevveri de memleket realitelerinin inbiğinden süzülmüş, yüzde yüz millî bir tortu ve yapıcı bir cevhere sâhip değildi. İşte bunun için de, yol gösterici bir tefekkür etrâfında örgüleşmekten mahrum kalmış başıboş zümreler, kendi özünden ve millî câzibesinin mihverinden kopmuş olarak, şu veyâ bu tesîre tâbî, yalpalanıyor ve Garb’a doğru bilir bilmez emekleyip gidiyordu.
***
Edebî hayâta gelince, can çekişmekte olmasına rağmen hâlâ eski ihitişâmının çökmüş çatısı altında barınan dîvan şiiri, garâmî ve an’anevî heyecânını tüketirken, millî ve mahallî bir karaktere istihâle edemeden, Avrupa te’sîri altında ezilmiş, dolayısıyla de beklenilen çığırı açamamıştı.
Gerçi Tanzîmat’tan sonra da, uzun asırların Türk rûhuna işleyip sindirdiği dîvan tarzı, mûsıkîleşmiş bir söz san’atı hâlinde devam edecekse de her şeye rağmen sönmeğe, tükenmeğe mahkûmdu. Zîrâ ciddî ve şaka götürmez bir kültür isteyen bu şiir tarzı, sür’atle düşen bilgi kalitesine rağmen devâm edemezdi. Ne ki, gidenin yerini alması gereken namzed, Frenk bulaşığı bir yosma; bir sıkt-ı cenîn de değildi. Halbuki içtimâî hayatta olduğu gibi, edebî hayatta da Fransız te’sîri, millî endâze ve ölçülere vurulmaksızın, gözü kapalı kabûl ediliyordu.
Bir zamanlar Türk gücü karşısında el bağlayanlar, artık mütecâviz bir efendi idi. Şimdi onun emri karşısında boynu kıldan ince olan Türk cemiyeti, bilhassa Fransız kültürünün açtığı yoldan fikir ve san’at âlemimizin döşeğine, halvet olmak üzere sokulan bir Fransız edebiyâtına kucak açmış, Rousseau’ların, Voltaire’lerin, Hugo’ların tefekkürleriyle bir yeni çığırın te’sîri içine düşmüş bulunuyorduk. Ne çâre ki, bilhassa edebiyatta başlayan Avrupâî çeşni, garâmî tahassüsden, içtimâî tefekküre yüz döndürürken, bu tefekküre şahsî bir hava, millî bir karakter olsun katamıyordu.
-Sâmiha AYVERDİ-

(Türk Târihinden Osmanlı Asırları)

Yorum yapabilirsiniz...