Gelin Canlar(*)

0
58

İyi günler, sevgili dinleyiciler!

Sizlere, sevdiğim bir şarkının şu sözleriyle merhaba diyorum:

“Söylemek istesem gönüldekini

Dilime dolanan ıstırap olur.

Yazsaydım derdimin ben bir tekini

Ciltlere sığmayan bir kitap olur.”

Profesör Doktor Ali Fuat Başgil, Gençlerle Baş başa isimli eserinde şöyle der:

(Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve mânâlı olsun!)

Ve ekler:

(BİR işe başladığın, bir dersi öğrenmeğe, bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telâş edip sabırsızlanma. Sâkin ve metîn ol. Yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve öğren.)

Sonra, gene ekler:

(ÇOK konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir, çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.)

Bu sözlere uymaya çalışacağım… Uzun konuşmamaya, sizleri sıkmamaya çalışacağım ve acele etmeden ilerlemenin gayretinde olacağım. Böylece sizleri sıkmamış olacağıma inanıyorum.

Yönetmenimize bu programda neler konuşacağımızı sorduğumda, bana:”gönlünden geçenleri söyle” dediler.

İşte o eski şarkıyı, bu noktada hatırladım.

Evet, bu, eski bir şarkı… Ben de sizlerle kıyaslanınca biraz eskimiş biriyim. Üstteki şarkı sözlerini beğenmemin sebebi –belki de–bu “eskimişlik” olabilir; yaşım, neredeyse yetmişe dayandı. Fakat, güzel ve yüksek bir zevkin ürünü olan şeyleri beğenmiş olmanın sebebi yaşımsa bile, buna hiç aldırış etmem. Zîra, fırından pişkin yâhut  tâze ekmeği seçen… Veya pazardan marulun körpesini ayıran biz insanların; günlük hayâtın her alanında güzelle güzel olmayan şeyleri ayırt etmemesi tuhaf olmaz mı?

Her türlü san’at eserinin; bir resmin, bir şiirin, karikatürün ya da müziğin kaliteli olanını seçmek –bir bakıma—akıl dediğimiz cevheri taşıyan biz insanların boynuna asılmış, kocaman bir borçtur. Bu seçimi yapmak –doğru yapabilmek—bizim zevk seviyemizi belirler. Yâni, hayâtı hangi ölçülerle yaşadığımızın belgesi, bizim zevk seviyemizi yâni insanlık derecemizi ortaya çıkaran bir belgedir ve en önemli belgedir. Şurası da bir gerçek ki, atalarımız:

(YAŞLILARIN tecrübesinden faydalan ve tecrübe edilmişi yeniden tecrübeye kalkışma, tâ ki pişmân olmayasın.) diyerek önümüze bir ölçü koymuşlardır. Zîra gene bir atalar sözü şöyle demez mi:?

(İhtiyarlar yapabilse, gençler düşünebilse…)

*

Ben, Kütahyalı’yım.1944 yılı Ocak ayının 19’unda burada dünyâya gelmişim. İnşaat mühendisiyim ve emekliyim. Evliyim. İki çocuğumuz ve iki de torunumuz var.

İlgilendiğim şeylerin başında müzik ve tasavvuf geliyor. Ki, güzel san’atların diğer dalları ile de yakından ilgiliyim. Müzik deyince, açıklık getirmek için Türk mûsıkîsi olduğunu hemen belirtmek isterim. Türk müziği enstrümanlarının yapımı ile de uğraşıyorum. Değişik formlarda iki yüz civârında bestem var.

Tasavvufa gelince…

Bir hayat tarzı olan tasavvufa merâkım, kendimi tanımak ve başarılı olmanın sırlarını kavrayıp, o prensipleri yaşayışıma geçirebilmek amacından kaynaklanmıştır. Yaklaşık elli yıldır yakından ilgilendiğim tasavvufî konularla hâlen iç içeyim.

Bu sebeple 2007 yılında kurduğumuz ve kısa adı KÜMAKSAD yâni Kütahya Mevlânâ Araştırmaları Kültür San’at Derneği’nin başkanlığını yapmaktayım.

Dernek binâmız, Fâtih Sultan Mehmed Bulvarı üzerindeki Deniz Apartmanıdır.Bütün Mevlânâ dostlarını KÜMAKSAD’a beklediğimizi Radyo Dumlupınar mikrofonlarından duyurmak isterim.Her hafta Salı günleri öğleden sonra,Tezhip derslerimiz… Aynı gün akşam,saat 20’den sonra bir saat kadar Mesnevî Okumaları ve sohbet…Peşinden de tasavvuf mûsıkîsi koro çalışmaları var.

Pazar günleri saat 12.00’den îtibâren Ney, Keman, Rebap, Tambur ve Kemençe gibi Türk sazlarının öğretildiği; Nota ve solfej çalışmalarının yapıldığı derslerimiz devam ediyor.

Gene Pazar günleri, derneğimizin Ebrû Atölyesi’nde Ebrû dersleri yapılıyor.

Kısaca söylemek gerekirse: “Başarılı insan, tek meslekli değil, çok yönlü ve çok cepheli insandır” prensibinden hareketle, oraya gelen dost ve üyelerimizle birlikte “helva yapmaya” çalışıyor, yâni ağızlarımızı ve hayâtımızı tatlandırıyoruz. Sizleri dâvet ederken de aynı amacı taşımaktayım; Yûnus Emre’nin diliyle söylersek:”Gelin canlar, bir olalım” diyoruz.

Sevgili dinleyenler!

Bu dünyâya bizden önce gelenlerden bâzı seçilmiş kimseler, bilgelik ve insanlık yolunda bizlerin de aynı güzelliklere ulaşması için yer yer işâret taşları bırakmışlardır. Eğer o işâret taşlarını iyi izlersek, bizler de başarılı insanlar sınıfına adım atabiliriz. Sohbetimiz sırasında zaman zaman, işâret taşları olarak isimlendirdiğim bu sırlardan bâzılarını sizlerle paylaşıyorum. Ne demiş atalarımız:”Herkes kaşık yapar ama, sapını ortaya getiremez!”

Evet… Kaşığın sapını ortaya getirebilmenin bütün hikmeti, “ölçü” sâhibi olup olmamakta yatar.

Şöyle bir özdeyiş hatırlıyorum:

“Ölçüleri yanlış olanların, bütün ölçümleri yanlıştır!”

Evet… Her şeyden önce bir ölçümüz olmalı. Ki yaşadığımız olayları ölçmek imkânımız olsun. Geçmiş ve gelecek hakkında doğru ve gerçekçi bilgiler edinebilelim.

Peki, ama doğru ölçüyü nasıl edinmeli?

Nereden, kimden ve nasıl?

İşte çetin bir sual!

Başarıyı yakalayabilmek için, olmazsa olmaz şart; bir ölçü edinmektir. Bu ise, önce, faydalı kitapları okumakla ve doğru ölçülere sâhip dost ve arkadaş edinmekle kazanılır.(Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım) diyen Peygamber buyruğuna uyarak, kitabın da faydalısı ile faydasızını birbirinden ayırd edebilmek, gene doğru bir ölçüyü gerektiriyor. Çünkü biz insanların beynini boş ve gereksiz bilgi kırıntılarıyla doldurmak, insan olarak yaratılmamıza aykırı bir tercih demektir. Ayrıca, yeni zannettiğimiz fakat aslında faydasız olan bilgiler bilhassa genç insanlar için birer tuzaktır. Çünkü;

(GÖK kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.)

Kezâ “Önce yoldaş, sonra yol” buyuran Yüce Peygamberimiz’in öğüdüne aykırı olarak yapacağımız dost ve arkadaş seçimindeki yanlışlar da zararlı veya faydasız bilgiden çok daha korkutucu sonuçlar doğurabilir.

*

Ölçü meselesine geri dönme sözü vererek, ben, en baştaki şarkı sözleri üzerinde biraz durmak isterim.

Ne diyordu şâir:

“Söylemek istesem gönüldekini

Dilime dolanan ıstırap olur.

Yazsaydım derdimin ben bir tekini

Ciltlere sığmayan bir kitap olur.”

*

Bu noktada bana diyebilirsiniz ki:

“O kadar çok derdin mi var ki, bir tânesini yazmaya kalksam, ciltlere sığmayan koca kitap olur” diyorsun. Mâdem ki bu sözleri beğenmektesin; bu şarkıda kendi iç dünyâna âit bâzı şifreler, duygular, anlamlar bulduğun apaçık ortada!

Doğru…

Ancak, şarkıdaki kadar çok derdim olsaydı keşke!

Ne yazık ki yok!

Biliyor musunuz, atalarımız, birbirlerine “Allah derdini artırsın” diye duâ ederlerdi. Ama bugün aynı duâyı etmeye kalksak, belki de çevremizde hiç dostumuz kalmayıverir, öyle değil mi?

İşte ister istemez dönüp geldik yeniden “ölçü” meselesine. Neden mi? Şundan; İçinde yaşadığımız toplumun yetişme tarzı, zevkleri yâni ölçüleri –çeşitli sebeplerle ve kaçınılmaz olarak– değişti ve milletimizin dünkü duâsı, bugünkü insanlar nazarında sanki bir bedduâ olup çıkıverdi.

Dün,”dert” deyince aşkı anlıyorduk. Hâlbuki bugün, aşk kelimesi bambaşka anlamlara geliyor. O sebeple, “Allah derdini artırsın” sözü, bugünün insanı için “Allah, aşkını artırsın” diye yüce bir dilek olarak algılanamaz.

Ve eğer benim de aşk gibi bir derdim olsaydı; o dertten bir tekini yazmaya kalktığımda ciltlere sığmayan bir kitap ortaya çıkardı: Üstelik o ciltlerle kitap da derdimi dile getirmeye yeterli olamazdı.

Büyüklerden birisi şöyle diyor:

“Derd-i aşkı söyleyen bilmez,

Bilen, söylemez!”

Bir başkası: “Aşk derdi söylenemez” diyor. Neden acaba?

Herkes aşktan yana nasipli değildir ve herkesin iç dünyâsı ayrı bir âlemdir. Sevgiyle, aşkla ilgili olarak da farklı duygular barındırır kalplerimiz. Ve aşktan anlamayan birine söz etmeye kalkarsanız, o size âit çok özel duygular –deyim yerindeyse—ayağa düşer, anlaşılmaz. Gülüp geçerler, belki alaya bile alırlar.

Aşktan anlamayan kimseler, korkulacak tiplerdir.

Konuyla ilgili olarak Hazret-i Mevlânâ şöyle der:

(Kimin aşka meyli yoksa, o, kanatsız kuş gibidir; vah ona!)

Kanadı olmayan ve uçamayan kuşa, kuş denmez.

Her ne kadar bütün iki ayaklılara -günümüzde- “insan” demek âdetten ise de, gönlünde sevgi tomurcuklarını taşımayan kimselerin insan olmaya da kaabiliyetleri yok demektir. Çünkü gerçek insan, çok yüce bir varlıktır. Dış görünüşü yâni şekli bakımından insana benzeyen büyük çoğunluk ise “beşer” diye isimlendirilir. Beşer, lügatlere göre,”insan derisinin dış yüzü” anlamındadır. Ceviz deyince, nasıl cevizin kabuğu anlaşılmazsa, beşer de insan demek değildir. Beşerin insan olabilmesi için özel bir eğitimden geçmesi gerekir.

Bu yüzden olmalı ki, bâzı kimselerin bizi hayâl kırıklığına uğratması ile, “seni insan sanmıştım, değilmişsin!” karşılığını veririz. O kimsenin dış görünüşü ve diliyle söyledikleri, bizi yanıltmıştır.

Hayatta en büyük tehlike,”aşkın ve sevginin câhili” olarak kalmaktır.

Aşkı tatmamış olsak bile, o yana doğru bir meylimiz, bir merâkımız yoksa eğer, acınacak durumdayız demektir ki; büyük aşk ustası Hazret-i Mevlânâ da “vah ona” diyerek, böylelerine acımakta.

(Ölçün doğruluk olsun, aleyhine dahî olsa, doğruyu söylemekten çekinme) diyen mübârek ağız, en doğru ölçünün ancak aşk ve sevgi sâyesinde ele geçebileceğini belirtiyor. Bu zoru başaran kimseler, meselâ, haksız oldukları bir mes’elede, kendilerini haklıyım diye kandırmazlar. Bunlar, herkesin güveneceği insanlardır. Onlardan korkmaya gerek yoktur; yapılacak iş, korkmak değil, onları sevmektir. Onlarla dost ve arkadaş olmaktır. Herşeyden önce böyle kimseleri tanır, onların kitaplarını okursak, o bilge kişileri sevmeye ve ölçülerini de benimsemeye başlarız. İşte bize en kestirme yol!

Sözlerimi, mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Hancı isimli eserinden şu mısra’larla noktalıyorum:

(İliğine kadar titreyen gecenin kulağına eğildim: Korkar mısın, üşür müsün,kaçan ne ürperirsin? Dedim.

Sustu…

Yapraklarda yumak yumak yuvarlanan güneşin kulağına eğildim: Ne bu telâş, bu saklanış? Bir özge tasan mı var? Dedim.

O da sustu.

Murâkabeye varmış, soluğu kesilmiş denizin kulağına yanaştım. Daha sormadan baş çevirdi,dudak bağladı,sükût etti.

Ayıplanmaz, korkarlar elbet. Korku ne çok bu dünyâda; Ateş, âfet, çile mihnet, dağ dağ olmuş… Küme küme, öbek öbek…

Korkanlardan bir korkan da benim işte. Korkuyorum: Anlamazdan, hasret, hicran tanımazdan, omuz silken, dudak büken, gülüp geçen, aşk çekmemiş bîçâreden, zâri zâri korkmaktayım, korkuyorum.)

Sevgisiz, aşksız kalmamanız ve korkulacak kimseler olmamanız dileği ile gönül dolusu selâm ve sevgimi sunuyorum. Hoşca kalınız.

(*)21 Mayıs 2012 târihinde Dumlupınar Üniversitesi Radyosu’nda yayınlanan sohbetten.