''Gölpınarlı Otorite Değildir''-1

1
320
Kubbealtı Lugatı

Soru-Yeni Dünya Dergisinin Nisan sayısında ‘Otoritelerin dikey ehliyetsizliği’konusunda önemli noktalara işaret ettiğiniz; yeni tâbiriyle ‘ezber’ bozduğunuz bir yazınız yayınlandı. Biz de o metin üzerinden yürüyerek soralım; Tasavvuf nasıl bir ‘yol’dur Efendim?

Mahmut Erol Kılıç-Tasavvuf, bir bilgi değil bir düşünce tarzıdır, bir metottur. O yolu o usûlü takip ederek başka hiçbir yoldan edinemeyeceğiniz bilgilere ulaşırsınız. Nasıl bir yoldur bu yol? Geçici, değişken olandan ziyâde, özde yatan kalıcı esasların araştırılmasına yönelik bir yaklaşımdır. Bu düşünce tarzı tarihî süreç içerisinde kendisine bağlı bir kültür, sanat, bilim ve medeniyet tarzı doğurmuştur ve bu konudaki besleyiciliği son asırda olduğu kadar salt teorik bir spekülasyon alanı oluşturmamıştır. Örneğin hemen hemen bütün hakiki tarihçiler, Selçuklu, Osmanlı gibi bir çok geleneksel toplum insanının ilmî, dînî, ekonomik, etik, estetik ve bürokratik yaklaşımlarının arka-planında tasavvuf denilen bu dünya görüşünün yatmakta olduğuna dikkat çekmişlerdir. Eskiden herkes birbirine ‘İntisabınız nereye?’ diye sorarken bugün bir tarikate intisab etmiş olmanız nerdeyse toplumsal bir ayıp derekesine inmiş bulunmaktadır.

Soru-Bu yabancılaşmanın sebebi nedir sizce Hocam?

Cevap-Bu ayrışmanın, bu yabancılaşmanın, tekamülün sadece yatay boyutuyla yetinmekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Yatay ilerleyen insan tipleri toplumda otorite mevkini işgal ederken, dikey tekamül sahiplerinin getirdiği bilgi tarzına alenen savaş açmış ve toplum gözünde hem bilgiyi hem bilginin kaynağını itibarsızlaştırmışlardır. Otoritelerin dikey ehliyetsizliği ve kendi alanları dışında kalem oynatmaları, onlardan beslenen ‘halk’ dediğimiz yaygın toplum katmanlarında bir itikad ve edep kırılmasına sebep olmuştur.

Uzak tarihimizden bir örnekle konunun eksenini ve kırılma noktasını özetlemek istiyorum:

İmam Cafer-i Sâdık ks, ister Sünnî olsun ister Şia’dan olsun, hakkında bir tenkit dahi olmayan, Vahhabisi dahil, bütün İslam ümmeti genelinin ittifakla büyüklüğünü, ilmini, şöhretini, dirayetini teslim ettikleri İslam’ın yetiştirdiği en büyük zatlardan bir zattır. Bu zat o kadar büyük zatlardan birisi ki Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye ra hocalık yapmıştır. İmam-ı Âzam Ebû Hanife der ki “Eğer şu iki senem olmasaydı Numan helak olmuştu”… Yani İmam Cafer’le tanışmadan evvelki Numan, tanıştıktan sonraki Numan hayatını iki devreye ayırmıştır. Numan, Ebû Hanife’nin ismidir. İmam-ı Cafer’le tanıştıktan sonra, Cafer-i Sâdık’ı destekledi diye Hanefî mezhebinin kurucusu Numan İbni Sabit, hapsedilmiştir. Hapse girme sebebi İmam-ı Cafer’i desteklemesidir. Bu tanısın tanımasın İmam Cafer’in her sünninin gönlünde taht kurması için yeterli bir referans olmuştur.

Soru-Bir orta noktada buluşmamız mümkün mü bugün de, arayı nasıl kapayacağız?

Cevap-İmam Cafer Sâdık ks büyük İslam evliyasındandır, kerametleri zahirdir. Aynı zamanda Hz. Peygamber Efendimizden gelen, Evlad-ı Rasûl dediğimiz, Hz. Peygamberin ehl-i beytinin bir mensubudur yani seyyiddir. Altıncı imamdır, silsilede on iki imamdan altıncısıdır. İmam Cafer’den sonra gelen kimselerin bazıları İmam Cafer’e bir fıkıh mezhebi izafe etmişlerdir. Nasıl İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye izafe ediliyorsa İmam-ı Cafer’e de izafe edilmiştir. Caferilik denilen fıkıh mezhebi İmam-ı Cafer’e dayandırılmaktadır. Böylece günümüzde Caferi, İmami, Alevi İslam anlayışlarında da farklı bir Cafer-i Sâdık motifi vardır. Bunların da birbirinden farklı anlayışları vardır. Yani Alevilikteki Cafer-i Sâdık motifi ile İmamiyye, yani Caferiyye denilen Şiadaki Caferi motiflerinde birbirine benzemeyen hususlar da bulunmaktadır. Bir de ikisinden de farklı bir Cafer-i Sâdık motifi vardır ki bu husus çok önemlidir. Feridüddin Attar’ın “Tezkiret’ül Evliya”sı gibi, Abdurrahman Camî’nin “Tabakatus Sufiyye”si gibi sûfî biyografilerinin 1830’larda yazılmış son örneklerinden biri vardır. Nakşibendî bir zatın olan Abdülmecid-i Hânî tarafından kaleme alınmıştır. Hânîler, Şamlı bir aile, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’nin halifesi kendisi; “bizim yolumuz Cafer-i Sâdık’tan gelir” diye uzun uzun bir Cafer-i Sâdık motifi işlemiştir kitabında. Nakşibendîlerin esas kaynaklarından biri olan bu metninde, tıpkı önceki “Tezkiret’ül Evliya”larda olduğu gibi, çizilen Cafer-i Sâdık portresi, Sünnîleri de, Şiileri de birleştirecek olan figürlerden bir figürdür. Nasıl ki İmam-ı Ali’de ittifak ediyorsa bu iki grup, Cafer-i Sâdık’ta da, aynıyla birleşirler. Cafer-i Sâdık’ı kabul etmeyen ne Sünni ne Şii müntesip vardır çünkü.

Soru-Burada tasavvufun eritici, birleştirici yönü ortaya çıkıyor…

Cevap-Tabiî. Bakın şimdi ne oldu? Diğer yollar ve yöntemler ancak düşmanlığa varan bir buğza sebep olurken tasavvufi anlayış geldi ve zıtlar içindeki birliğe vurgu yaparak dikey bir sıçrama, tekamül noktası oluşturdu. Tasavvuf neş’esi Sünnîlik içersinde ekseriya kabul görmüş olmasına rağmen Sünnîlerin Vahhabilik gibi versiyonları tasavvufa karşı gelmiş ve dışlamıştır. Aynı şekilde Şianın içerisinde de Şianın abidlerini kabul eden fakat ariflerini kabul etmeyen bir görüş vardır. Şianın içerisinde de radikal molla gruplar vardır ve tasavvufa karşıdırlar. Tarihi seyir içinde baktığımızda, Ağnudî, “Bu sûfîlerin hepsi kafirdir” diyen bir Şii mollasıdır mesela. Bu sebeple çoğunluğu sûfîleri kabul etmişse de reddiyeciler de vardır. Tıpkı Sünnilerin kutuplaşmalarında şahit olduğumuz gibi. Mesele, maksada varmak için tabi oldukları yolların dikey teamülü hesaba katıp katmamasıyla ilgilidir.(Devam edecek)

M.Nur Mertkan

HaberKültür.Net

1 YORUM

  1. Beğenmek ve yorum yapmak haddimi aşmak olur… Elimden kuru bir teşekkür, kuru bir allah razı olsun demek geliyor.
    “İnşallah ülkemizde de, islam aleminde de ve dünyada da dikey tekamül taliplilerinin ve sahiplerinin sayısı artar da bu alem de biraz olsun huzura kavuşur,” temennisiyle, hayra karşı hocam. Ellerinizden öpüyorum

Yorum yapabilirsiniz...