Hoca ve Üslup

0
53

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde, şöyle hayâtî bir îkaz vardır:’’Güzel kokuların satıldığı bir dükkânda oturursanız, üzerinize güzel kokular siner; pis kokulu yerlerde bulunursanız, bu sefer de oradaki nâhoş kokuları çevreye taşırsınız.’’

Hazret-i Ali’nin,’’Bana arkadaşını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim’’ mealindeki sözü de aynı hakîkati dile getirmektedir.

Biz insanların, hayatta huzurlu veyâ huzursuz olmasının en birinci sebebi, işte bu iki önemli îkazı ciddîye alıp almayışımızdır. Hayâtımız, böyle şekillenir.

Eğer ben de geçmişte böyle bir dükkânla tanışmasaydım, oradaki zevattan biri hakkında konuşmak, gözüme kolay görünebilirdi. Hâlbuki, şimdi, bunun hiç de kolay bir iş olmadığını biliyorum.

Sözünü ettiğim bu dükkân, İstanbul Fetih Cemiyeti idi.

İşte, merhum Nihad Sâmi Banarlı Hoca’yı da burada tanıdım.

Abarttığımı, mübâlâğa ettiğimi kat’iyen düşünmeyiniz ki Banarlı Hoca, en başta prensiplerine sıkı sıkıya bağlı, töreli, zarâfet timsâli; nesli ne yazık ki tamâmen tükendi diyebileceğimiz bir İstanbul Beyefendisi idi. Kendine has bir tavrın, üslûbun sâhibiydi.

Ve diyorum ki: lûtfen, sabrınızı taşırdığım, sizi sıkmaya başladığım noktada beni îkaz edin ve işi tatlıya bağlayalım. Zîrâ, sözün makbûl olanı, kısa ve öz olanıdır.

Sâmiha AYVERDİ Hanımefendi, ’’BİR ATABEK’İN ÖLÜMÜ’’ başlıklı makalesinde der ki:

(Bir kal’a düştü. Nihad Sâmi Banarlı’nın ölümü ile bir millî şuûr ve îman kal’ası yıkıldı.

Nihad Sâmi Banarlı denen bilgi, irfan, îmân ve hamâset âbidesi, târih ve edebiyat kültürünün dört başı mâmûr kudreti ile, millî şuûr ve îmân kapılarını zorlayan adamdı.

O,memleket dâvâsını îmân hâline getirmiş kimse, bu dâvâ yolunda içi yanan insan, Müslüman – Türk rûhunun gece gündüz sönmeyen ocağı idi. Bu yüzden de Banarlı’ya bir vatan sevdâlısı, bir vatan meczûbu dense revâdır.

O,fikir mihrâbı belirli insandı. Bu yüzden de, doğrulmuş olduğu istikametden kıl kadar şaşmaz, inanmış olduğu dâvâ uğruna, sırasında bütün bir karşı zümre ile, sırasında ise teke tek dövüşmekten yılıp usanmazdı.

(…..)

Banarlı, hocanın ve hocalığın yüceden yüce şerefinin lezzetine varmış ve kutsiyetine inanmış insandı. Bu yüzden de o,Türk târihini hazırlayan, cemiyete dünyâ görüşünü, insânî ve medenî yapısını veren fikir inşâcısı atabekler devrinden süzülüp gelerek geçmişi hâle bağlayan bir atabek idi.

Müslüman – Türk terbiyesinin vekâr ve kibarlığının yaşayan örneği olmuş bulunan Banarlı’dan, yetiştirdiği binlerce gencin ruh bünyesinde bir çizgi, bir iz, bir eser bulmak mümkündür.

Düşmana karşı en tesirli silâhın ilim ve irfan olduğuna inandığı için, cehille fakirleşmiş nesillerle karşılaşmak onu son derece tedirgin eder, ıztırap verir, kahreylerdi. Bu yüzden de, ölüler arasında yaşayan kimseye benzememek için, câhillerle ülfet etmekden şiddetle kaçınır ve öğreticiliği tezgâhında dokuduğu talebelerini,

bilgi ile sağlama alınmış bir kafa, terbiye ve disiplinle düzen bulmuş bir ruh sâhibi olmuş görmek isterdi.)

Kısa bir bölümünü okuduğum bu yazıdan açıkça anlaşılan odur ki; Banarlı Hoca hakkında bendenizin söylediği,’’prensip sâhibi, zarâfet timsâli, kendine has tavrı ve üslûbu olan biriydi’’ diye kısanın kısası ifâdeye çalıştığım özellikler, kat’îyen abartılmış, O’nu olduğundan daha yüce göstermeye çalışan mübâlâğalı sözler değildir.

Peki, tavır veyâ üslûp nedir? Üslûp sâhibi kimse ne demektir?

Atabekler, kimlerdir?

Kubbealtı’nın kültür hayâtımıza kazandırdığı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Üslûp hakkında şunları söyler:

(Oluş, yapış veyâ yapılış biçimi, tutulan yol, tarz, usûl)

Bir edebiyatçı olarak Hoca’nın üslûbuna kısaca göz atalım.

Bilindiği gibi üslûp; ütopik bir tutumdan, bir idealleştirmeden, bir biçimlendirmeden, bir gerçekçilikten, bir abartma düşüncesinden, yahut gülünçleştirme, yâni mizah temâyülünden doğabilir.(Nasreddin Hoca)

Banarlı Hoca’nın, edebiyatçı olarak genel ve ferdî üslûbu, gerçeklik karşısında bir idealleştirme, biçimlendirme ve gerçekçilik üslûbudur. Bu işin uzmanı olan ilim erbâbı, bunu böyle değerlendiriyor.

Bir yazısında şöyle der: “Şu fânî dünyâ saâdetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili, bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesiyle öğretmek…

Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…

Dilin böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak…”

İşte, O’nun bütün fikrî ve edebî faaliyetlerinin hareket noktası, bu düşüncelerdir. Yazdığı monografiler, makaleler, edebiyat târihi, kompozisyon kitapları, denemeler, sohbet yazıları, birer nehir gibi bu temel gayenin okyanusuna dökülür. Banarlı Hoca, bir sanatkârdan ziyâde bir eğiticidir. Ancak eğitirken sanatkârdır. Bundan dolayı ilmî yazılarında da edebî yazılarında da bir Türkçe ustası, bir Türkçe gönüllüsü, bir üslûp ustasıdır. Bu, birçoklarının yaptığı ve birçoklarının sandığı gibi edebiyattan bahsederken edebiyat yaptığı anlamına gelmez: İlmî yazılar da, edebî yazılar da bir dil şuûrunu, ilmi ve irfânı gerekli kılar.

Yurdumuzda, bu konuda, şöyle yanlış bir anlayış hâkimdir: Üslûbun sadece sanatkârlarda bulunduğu, onlara has bir özellik olduğu düşünülür. Bunun sonucu olarak, sâdece sanatkârların üslûplarından bahsedilir. Aslında bu, ferdî üslûptur. Bunun yanında ve bundan önce, bunu da kuşatan, her yazı yazanın ve konuşanın kurallarına uymak zorunda olduğu bir de genel üslup vardır. Genel üslûp, ana dile olan hâkimiyete ve ele alıp anlatmaya çalıştığı konuyla ilgili bilgi ve irfâna dayanır. Genel üslûp elde edilmeden ferdî üslûptan söz edilemez. Ferdî üslûbun değeri genel üslûba hâkimiyetten ve onu genişletme kudretini göstermekten ibarettir.

Yâni, SâmihaAyverdi’nin:(O,bir atabek idi, bir îman kal’asıydı; O,fikir mihrâbı belirli insandı. Bu yüzden de, doğrulmuş olduğu istikametden kıl kadar şaşmaz, inanmış olduğu dâvâ uğruna, sırasında bütün bir karşı zümre ile, sırasında ise teke tek dövüşmekten yılıp usanmazdı) demesinin sebebi, Banarlı Hoca’nın ‘’genel üslûba’’ hâkimiyetinden ve bu üslûbu genişletme kudretine sâhip bulunuşundan dolayıdır.

Belagatçilerimiz, sözün her şeyden önce açık olmasını “fasih” olmasını isterler. Söz açıklığını yâni fesâhati de şöyle târif etmişlerdir:

Fasihlik, sözün ses ve mânâ olarak anlaşılır olmasıdır. Ayrıca söz, dil kurallarına ve dil ustalarının tercihlerine uygun olursa, açıktır. Yine belâgatçilere göre halkın anladığı, aydınların takdîr ettiği söz açıktır. Kelimelerin çok eski ve çok yeni olması, sözün açık olmasını engeller. Görüldüğü gibi, belâgatçiler, açık sözün çok aydınlık bir târifini yapmışlardır. Banarlı Hoca’nın dil anlayışı ve genel üslûbu bu târife tamâmen uymaktadır. O, dil yazılarında ısrarla iki şey üstünde durur. Bunlardan birincisi halkın kelimelere verdiği ses, diğeri halkın onlara yüklediği mânâ. O, fikrî eserlerinde halk normunu savunmuş, yazılarında da bu fikrine bağlı kalmıştır.

Bir dil profesörü:

(Üslûp, dört psikolojik gerçekliğe dayanır: Bunlar, zihin gücü, duygu, hayâl gücü ve olgunlaşmış bir zevktir. Banarlı, hayrân olduğumuz nesirlerini işte bunlarla ördü.)der.

Aslında, şu âna kadar söz konusu ettiğimiz üslûp, her san’atkâr için geçerli olacak tahlillerin bir özetidir. Hâlbuki, bizim, Banarlı Hoca’nın üslûbu diye ortaya koymak istediğimiz asıl husus; O’nun sâdece edebî kişiliğiyle sınırlı bir üslûp değildir. O’nun, topyekûn hayat tarzı, yaşama üslûbudur. Zîrâ, Hoca’nın edebî üslûbu, O’nun hayat ve îman üslûbundan bir yansımaydı. Ve zâten, toplumlara önder ve örnek teşkîl eden; onlara yön veren sıra dışı insanların, tavsiye ettikleri prensipleri yaşıyor olmaları bir zarûrettir. Olmazsa olmaz derecede şarttır. Sâdece sözle verilen nasihatlerin kıymet-i harbiyesi yoktur. Atalarımız,’’Dildeki kelâma, elde hüccet gerek’’ demişlerdir.

Bizde, bir hayat tarzı, yaşama şekli hâline gelmemiş fikir ve düşünceler fazla önemsenmemiştir. Felsefeyle tasavvufî hayat arasındaki en bâriz fark da sanıyorum buradadır.

Bir insan, belâgat sâhibi olabilir; tumturaklı sözleri yazıp söylemekde üstad bir şâir olabilir. Fakat, söylediklerini onun günlük hayâtında uygulanmış görmüyorsanız, neye yarar? Fikir mihrâbı, yâni fikren Kıble’si belirsiz ise; o kimseye en fazla ‘’söz cambazı, lâf ebesi’’ denilebilir.Ve ‘’şâir sözü yalansız olmaz’’ denilen tipler,işte bunlardır.

Nitekim, geçmişteki Türk kavimlerinin mayasını karan; Türkler’in ahlâk düsturlarını vaz’ eden ‘’Atabek’’ dediğimiz önder ve örnek insan tipleri, toplum için birer ‘’mürşit’’ idiler. İnandıklarını, bildiklerini amel hâline getiren olgun ve bilge kişi vasfında olmasalardı; o fonksiyonu îfâya güç yetiremez, sözlerini hiç kimseye geçiremezlerdi. Kitleleri, ortaya koydukları prensiplerle yüzyıllar boyu yönlendiremezlerdi. Dede Korkut’un hangi prensibi bugün geçersizdir? Hangisi tedâvülden kalkmıştır?

İşte, bizdeki ‘’hoca’’ ünvanlı model insan, dünkü ‘’atabek’’lerin bir devâmıdır. Sâhip oldukları özellikler ve faaliyet sahaları bakımından, yaptıkları vazîfe; ‘’Peygamber mesleği’’ ile iştigaldir.

Bu noktada, gene Sâmiha Ayverdi’den birkaç cümle arzetmek istiyorum:

(Bir memleketin yükselmesinde veyâ seviye kaybetmesinde birinci derece mes’ûliyetin, maârif ordusuna düştüğü, inkâr götürmez bir gerçekdir. Târihin yalan bilmez dudağı, asırlar boyu buna şâhid olagelmiştir.

Dünyânın her devrinde ve hemen her kıt’asında da aynı gerçek hükmünü sürerken, el ele vermiş ve üst üste tabakalaşmış yüzyıllar içinde, hassaten Türk cemiyeti, başka milletlerin boy ölçüşemiyeceği bir sadâkat ve asabiyetle,’’hoca’’ denen fikir ve ruh inşâcısının etrâfında peteklenip sarmaş dolaş olarak şekil ve nizam kazanmıştır.

Onun için de, tasfiyeli bir ruh yapısına ve ibâdet kabûl ettiği bir eğitim ve öğretim aşkına sâhip bulunan ‘’hoca’’,talebesi için bir öğretici olduğu kadar, hayâtı boyunca müşâvir eleman, Cibrîl huylu rehber olmuş, bilhassa kendinde çekirdek hâlinde bilkuvve mevcud bulunan prensipleri, elinin altındaki istîdatlarin idrâkleri zemînine ekip yeşertmiş, böylece de tohum hâlindeki fikri fiile çevirmek üstünlüğüne ve irtifâ’ına yetmiştir.

İşte bu yüzden de, vasıflı ve kemâlli insan yetiştiren üstün metodlu Türk eğitimi ile el ele vermiş millî ve İslâmî prensipler, toplum içinde aktif hâle gelebilmiştir.

Bu bir zaferdir. Bin yıllık Türk târihi içindeki yükseliş ve medeniyet dinamosunu dolduran bu enerji, atabekler’in zaferidir.)

Banarlı Hoca,işte bu yüzden ‘’hocaların hocası’’dır ve gene bu meziyetlerinden dolayı bir ‘’atabek’’dir. O;‘’Bir Vatan Meczûbu’’dur!

Bundan kırk elli yıl önce kaleme aldığı yazıları okuduğunuzda; sizi, Müslüman-Türk olmakla gururlandıran ihtişamlı gerçeklerle…’’Vay canına’’ dedirten sayısız bilgi ve irfan cevheriyle yüzyüze getirdiğini görürsünüz.

Bugün, öyle şâirler ve yazarlar bayraklaştırılmıştır ki; tefekkür dünyâları çarpık fikirlerle dolu; millî olmaktan tamâmen uzak… Binlerce yıllık târihimize ve eşsiz medeniyetimize düşman, îmânımıza düşman bu kimseler; bakıyorsunuz Türk çocuklarına ‘’vatansever’’ diye yutturuluyor.’’Türk şâiri veyâ yazarı’’ diye şişirmeler ve zorlamalarla millete benimsetiliyor.

Böyle güdük, böyle uydurma; fikir mihrapları belirsiz, böyle yarım yamalak vasıflarla vatan şâirliği veyâ yazarlık; vatanseverlik olur mu? Bütün bir geçmişimize ve bizi biz yapan bütün mukaddes değerlere sıkı sıkıya bağlı kalınarak sevilen bir vatan mevzûbahisse, bunları terennüm eden san’atkâr ancak bu takdirde böyle ünvanlara lâyık görülebilir.

Bilindiği gibi, vatanı sevmek, îmânın bir gereğidir. Fakat vatanı ‘’cezbe derecesinde sevmek’’ her kişinin değil; er kişinin kârıdır ve yüksek voltajlı bir aşka mâlik olmadıkça, sizi vatan meczûbu saymazlar.

İsterseniz, ezberciliği bırakalım; mücerret konuşmaktansa, O’nun bu meziyetlerini, kendi yazılarından müşâhadeye çalışalım:

1960 yılında Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘’MİLLÎ ÜSLÛBA DÂİR’’ başlıklı makalesinden birkaç cümle:

(Vaktiyle bir Hâriciye Vekîlimiz,’’Ben, Balkanlı olmayı Türk olmaya tercîh ederim’’ gibi bir söz söylemişti. Bu, güyâ, Balkan milletleriyle dost olmak için söylenmiş,

yüksek siyâset cümlesiydi. Siyâset,’’büyük adam’’ elinde, düşmanları savaşmadan mağlûp eden silâhtır. Kimisinin dilinde de böyle bir cümle olur.

Siyâset, hem Türk kalmak, hem de komşularla gereken dostluğu sağlamlamaktır. Yoksa, halkın dediği gibi ‘’Ben benden gittikten sonra’’ falanla dostluk kurmuşum, ne çıkar?

***

Bizim ‘’Avrupalu olma’’ hevesimiz de böyledir. Neredeyse ‘’Avrupalı olmak için tek çâre Türklükten kurtulmaktır’’ diyenimiz olacak. Kaldı ki bu çâre tam değildir. Hem Anadolu’da yaşamak, hem Avrupalıyım demek olmaz. Bunun için Avrupa’nın göbeğinde bir şehre gidip kapılanmak doğrudur. Batı hayranlığında bu dereceye ermişlere doğru tavsiye budur.

***

İnsandaki Tanrı’ya biz, en az beş yüz sene inandık. Yine en az beş yüz sene, dışarıdan bir çiviye bile muhtaç olmaksızın, dünyâ hâkimi bir medeniyeti, kendi kafamız, gücümüz, îmânımızla kurduk. Eskiden, Viyana kapılarına kadar, Avrupa’nın içine girer, ülkelerini idâre eder, Otranto’ya asker çıkarır, Cernen ve Frenk ülkelerine söz geçirirdik. O zaman Avrupalı olmak aklımızdan geçmezdi. Çünkü Avrupa’daydık… Şimdi ölürcesine Avrupalı olmak istiyoruz da Avrupalı zihniyetin kapısından bile bakamıyoruz.

***

Amerikan ordusu, ikmâl teşkîlâtında 16’ncı asır Osmanlı ordu teşkîlâtından istifâde etmiştir. Mekteplerde sınıf geçme yerine ders geçme usûlünü de aynı asırlarda biz tatbîk ediyorduk. Nitekim bir ilim, san’at, teknik ve tecrübe mûcizesi olan Süleymâniye Câmii’ni de biz kurmuştuk. Bu câmiin, elektronik beyin gibi mükemmel işleyen bir san’at ve teşkîlâtla kurulduğunu gösteren defterler meydana çıktı. Biraz onlara hayrân olsak.

Eski Türk, İslâm medeniyetine girmiş, az zamanda bu medeniyetin sâhibi ve hâkimi olmuş fakat Türklüğünden hiç bir şey kaybetmemiş, fazla olarak Müslümanlığı bile Türkleştirmişti.

(………)

Amerikalı Profesör Rufi’yi hatırlıyorum. Demişti ki:

‘’Siz,târihte defâlarca muvaffak olmuş bir milletsiniz.Bize veyâ başkalarına imrenmek,nenize?.Biz,yeni bir millet olduğumuz için,târihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır,bulduğumuzu ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbîk ederiz.Sizden

aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle, hangi usûl ve teşkîlâtınızla kazandınız? Bunları araştırınız. Bulduklarınızı modernize ediniz. Kendi millî ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.’’

***

Medeniyette hem millî hem Avrupalı olmak bu anlayışla mümkündür. Türk fazîletleri ve Avrupa metodları, mârifet bunları birleştirmektedir. Hâlbuki biz, Türk’ün fazîletlerini bilmiyor, araştırmıyor, biraz bildiklerimizi de küçük, çok küçük görüyoruz.)

PAYLAŞ
Önceki İçerikDiyorlar ki
Sonraki İçerikDede Korkut Kimdir?

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...