Hocam, Hocam!

0
256

Bugün sevilmesi herkesten kolay, anlaşılması herkesin ken­di nasibine bağlı, yazılması ise güçden de güç bir velînin huzu­runa gelmiş bulunuyoruz.

Yirmi beş yıl evvel, Akşehir’deki: mütevazı türbesini ziyaret ettiğim zaman günün birinde kalemimin onun tatlı kişiliğine de değineceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. O zaman, küçük şehir­lerimizi süsleyen belediye parkları kadar temiz, bakımlı, düzenli bir mezarlığın ortasındaki dört tarafı açık, ahşap, yeşile boyalı bu türbeyi bize gezdiren Akşehirli: «Ne mutlu sizlere!» demişti. «Hoca merhumun türbesini kim ziyaret ederse mutlaka gülecek­tir, onun böyle bir vaadi var».

Bazıları, benim bu yazımı gördükleri zaman, «Nasreddin Ho­ca da evliyalarımız arasında mıdır ki?» diye sordular.

Niçin olmasın? Akşehir’de hemen herkes hâlâ onun ruhani-yetine el uzatıp, başı sıkışınca: «Aman Hoca’m!» diye ona koşar, Zaten, nasip olur da Akşehir’e yolunuz düşerse göreceksiniz, o şehrin, gerçekten, ak-pak, güler yüzlü, aydınlık, insanın içine fe­rahlık veren bir hali var. Bu, Hoca’nın güler yüzlü, tatlı dilli var­lığının şehrin yüzüne yansımasından başka bir şey değildir.

Akşehirli, «Hoca merhumu» o derece sever ve sayar, onunla öyle iftihar eder ki, adına yapmayacağı, değişmeyeceği hiç bir şey yoktur.

Hoca, onların günlük hayatları içinde onlarla haşır-neşir, ya­şayıp gitmektedir.

Akşehir’de veya yakın köylerde bir düğün mü var? Düğün sahipleri, konuk davetine Hoca’nın türbesinden başlar. Birisi ora­ya gelir, üç İhlâs, bir Fatiha okur, sonra seslenir:

«— Hoca’m, Hoca’m… filân gün, filân yerde düğünümüz var! N’olur sen de buyur, buyurmazsan gönlümüz kalır. Aman Hoca’m, canım Hoca’m! Mollalarını da al gel!»

Bu davet, yeni evlilerin bir tür mutluluk sigortası demektir. Kimse bu sigortadan vazgeçemez. Çünkü oralarda herkes ina­nır ki Hoca’yı düğününe davet etmeyen karı-kocalar arasında dir­lik, düzenlik olmaz.

Unutmayın! Nasreddin Hoca’yı ziyarete gittiğiniz zaman, öy­le fazla ciddî, düşünceli, ağır ağır durmanız da uygun değildir. Hoca’yı, bir «yatır» gibi değil, sevdiğiniz, neşeli bir dostu ziya­ret eder gibi, güle güle ziyaret etmeniz lâzım. Akşehirliler, orada kıkır kıkır gülmeyenin ziyaretini pek makbul tutmazlar.

Birisinin gözü mü ağrıyor, Akşehirli hiç düşünmeden türbeye gider, bir tutam toprak alır, suyla çamur edip ağrıyan gözün üze­rine koyuverir. Birinin sancısı, inatçı baş ağrıları, asabî halleri mi var? Hoca ne güne duruyor?

Kısaca, Akşehirliler hekimden, hâkimden evvel onun kapısını çalarlar, cevapsız kalmadıklarını sık sık tekrarlamak da hoşları­na gider!…

Bizim sevgili Evliya Çelebi’miz elbette ki Nasreddin Hoca’dan söz edecektir. Hoca’yı her şeyden evvel, Evliya Çelebi’nin gö­zünden görmek istedik biz. Hakkında yazılanları, tarihlerde ge­çenleri sonradan okuduk. Şunu hemen yazalım ki bizce en ince hatlarına kadar bilinen, sevilen, dedemizden aziz, atamızdan ya­kın gördüğümüz Hoca, kitaplarda pek silik, pek sönük, hattâ ka­ranlıklar içinde yaşıyor.

Şu son zamanlardaki çalışmalarımızın bana öğrettiği bir ger­çek var: Atalarımız, yaşamayı ve yapmayı seven ve onu hakkıyle beceren, kendilerine yakıştıran insanlardı. Fakat yaptıklarını ve yaşadıklarını yazmayı, bunu kendilerinden sonrakilere aktar­mayı bilmiyorlardı. Belki düşünmemişler, belki buna hiç gerek görmemişlerdi.

İşte Hoca Nasreddin de bu ihmalin mi diyelim, bu kayıtsızlı­ğın mı diyelim etkisi altında kalmıştır.

Tarihlere bakarsanız, ne doğduğu yer, ne doğduğu yıl açık olarak biliniyor. Birçok hikâye Hoca Nasreddin’in Yıldırım Bayezit ve Timur devrinde yaşadığını gösteriyorsa da tarihler, bu fık­raları doğrulamıyor.

(Nezihe ARAZ-ANADOLU EVLİYÂLARI)

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.