İbrahim Tennuri

0
52

Tasavvuf düşüncesinde “rızâ” kavramı vardır. Bunu en güzel ifade eden sözlerden birisi, “Lûtfun da hoş kahrın da hoş” ifadesidir. Bu mısra’ın sahibi İbrahim Tennurî, Hacı Bayram~Akşemseddin geleneğine bağlıdır. Akşemseddin’in eğitim halkasında yetişmiştir. Önce bu güzel şiirden bir kaç dörtlük görelim:

Cana cefâ kıl ya vefâ

Kahrın da hoş lutfun da hoş

Ya derd gönder yahut devâ

Kahrın da hoş lûtfun da hoş.

Hoştur bana senden gelen

Ya hil’at ü yahut kefen

Ya tâze gül yahut diken

Kahrın da hoş lutfun da hoş.

Gelse celâlinden cefâ

Yahut cemâlinden vefâ

İkisi de cana safâ

Kahrın da hoş lutfu da hoş.

Ey padişah~ı lem yezel

Zât~ı ebed hayy-ı ezel

Ey lutfu bol kahrı güzel

Kahrın da hoş lutfun da hoş.

AğIatırsın zari zari Verirsin cennet ü huri

Layık görür isen nârı Kahrın da hoş lutfun da hoş.

Gerek ağlat gerek güldür Gerek dirilt gerek öldür

Bu aşık hep sana kuldur Kahrın da hoş lutfun da hoş.

***

Aşık İbrahim Tennurî Sivas’ta doğdu. Amasya’da aile çevresinde başladığı tahsilini Konya’ da Sarı Yakub’ un yanında tamamladı. Daha sonra Kayseri’ye giderek orada Hundı Hatun Medresesine müderris oldu. Bir müddet sonra tasavvufa meylederek müderrisliği bıraktı. Medreseyi bırakmasına sebep olarak gösterilen şöyle bir görüş de vardır:

İbrahim, Şafii mezhebinden idi. Bir ara fark etti ki, başında bulunduğu medresenin vakfıyesinde müderrislerin ve oradan faydalananların tümünün Hanefi mezhebinden olmaları şartı yazılıydı. Hanefilik de Şafiilik de hak mezheplerden olmakla beraber, o devirde her halde günün politikaları gereği, medresenin kurucusu, mensuplarının Hanefi olma şartını koymuştu. Müderrisliği bırakan İbrahim Efendi iç âlemine yöneldi.

Sonunda muhabbetullah onda o derece baskın hale geldi ki; ne zaman bir yerde Kur’ an dinlese veya bir güzel ses işitse gönlünde bir ateş peyda olurdu. İçinde sanki bir şey çatlamış gibi ses gelir, kendinden geçerdi. O sıralarda çok meşhur bir merkez olan Azerbaycan’da Erdebil’e gitmek istedi. O esnada Akşemseddin’in namını duydu. Bir merkebe binip Beypazarı’na geldi. Meğer o sırada Akşemseddin Göynük’e gitmiş. Onun gelmesini bekle di. Ak Şemseddin gelince halk çevresini sardı. Aynı zamanda hekim olan Akşemseddin’ e bedensel hastalıkları için çareler sordular.

Sonunda İbrahim Tennurî durumunu Akşemseddin’ e anlattı. O da kendisini eğitimi altına aldı. Üç ay gibi kısa bir zamanda velâyet derecesine varması üzerine, hilafet görevi vererek Kayseri’ye gönderdi. 1444-45 yıllarında vukû bulan bu olaydan sonra Kayseri’ de bir tekke kurarak halkı irşad ve eğitime başladı.

Bir ara bağırsaklarında bir sıkıntı oldu. Akşemseddin’in de manevi işaretiyle bir tandırı ıslatarak üzerine oturmak suretiyle bu dertten kurtuldu. Rivayete göre bu tür bir hastalığa yakalananları kızgın tandır üzerine oturtarak terleterek suretiyle tedavi ederdi. O günün tıbbı imkanlarıyla her halde sonuç alıcı bir tedavı şekli olmalı ki, kendisine “Tennuri” lakabı bu sebeple verilmiştir. Şeyh İbrahim Tennuri 1482 yılı sonbaharında vefat etti. Kabri Kayseri’de kendi adıyla anılan türbede bulunmaktadır.

***

Gönül adamlanndan bir kısmının coşkun, taşkın bir iç dünyaları vardır. Onların bu iç hallerinin anlatılması zordur. İbrahim Tennurî bunu sâde ve yalın ifadelerle başaranlardan biridir. Değerli sanat adamımız Ahmet Hatiboğlu tarafından bestelenen bu coşkulu şiirden bazı dörtlükler şöyledir:

Hak bir gönül verdi bana

Hâ demeden hayran olur

Bir dem gelir şad; bulur

Bir dem gelir giryan olur.

Hiç nesneyi bilmez olur

Bir dem cehalette kalır

Bir dem dalar hikmetlere

Calinus u Lokman o lur.

Bir dem gelir söyleyemez

Bir sözü şerh eyleyemez

Bir dem dilinden dürr döker

Dertlilere derman olur.

Bir dem çıkar arş üstüne Bir dem iner tahtessera

Bir dem sanasm katredir Bir dem taşar ummân olur.

Bir dem sanasm zerredir Hiç bilmeyesin ki nedir

Bir dem Çalab aşkı ile Güneş gibi tâbân olur.

Bir dem gelir Mûsa olur Yüz bin münacatlar kılar

Bir dem girer kibr evine Fir’avn ile Hâmân olur.

Nice biline bu gönül Ki padişahlar ona kul

Âleme boyun vermeyen Aşk içine ferman olur.

——————————

(*)Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ,Gönül Dünyâmızı Aydınlatanlar,Mavi Yayıncılık-2005 İstanbul

PAYLAŞ
Önceki İçerikHuzur
Sonraki İçerikYoksulluk

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...