İlk Mehmetçik

0
189

Nasreddin Hoca, sık sık benim rüyâma girer; daha önce söylemiş miydim, hatırlamıyorum. İşte dün gece gene böyle güzel bir rüyâ gördüm. Kalabalık bir çocuk grubu her zamanki gibi, gene etrâfını sarmıştı. Gördüklerimi ve duyduklarımı size aynen aktarıyorum:

Nedense bugün biraz gecikmiş gidiyordum Hoca’nın yanına..üzgündüm.Çünkü,bir randevuya saatinde gitmemek son derece ayıp bir şey.Ne fazla erken gideceksiniz,ne de geç..tam zamânında istenen yerde bulunmanız gerekiyor.Bu kuralı da gene Hoca’nın ağzından işitmiştim fakat şimdi bu kuralı resmen çiğniyordum.

Neyse..sessizce geçip bir köşeye oturdum.Hocamız,yüzünden hiç eksilmeyen o tebessümü ile beni selâmladı ve içimi ferahlattı.Ama ben,bir daha hiçbir yere gecikmemek için kendi kendime söz verdim.O’nun gülümseyişi zâten bana çok anlamlı gelmişti.

Nasreddin Hoca, büyülenmiş gibi kendisine yönelmiş çocuklara kaldığı yerden anlatmaya devâm etti:

—Bundan 2200 yıl önce, Asya’da büyük bir devlet kuran Oğuz Han, o sıralarda çok gençti. Asıl adı Mete idi. İşte çocuklar, Türk târihindeki ilk Mehmetçik; Oğuz Han isimli bu hükümdardır.

Yüzyıllarca bütün Türkler O’nu bu isimle andılar, hep Oğuz diye bellediler. Oğuz Türkleri’nin Tunghu denilen komşuları, bir gün elçi yolladılar ve Mete Han’dan en sevdiği atını istediler.

Aslında, Türkler’den atını istemek demek, hakaret demekti ve bu bir savaş sebebiydi.

Oğuz Han, Kurultaya danıştı. Devletin yaşlıları:’’At verilmez!’’ dediler. Oğuz Han, kendi atının, milletini tehlikeli ve zamansız bir savaşa sürüklemesini engellemek düşüncesiyle, isteneni yaptı ve atını verdi.

Bundan cesâret alan Tunghu’lar bu sefer de Oğuz Han’ın kendi kadınını istediler. Kurultay buna da ‘’olmaz!’’ dedi. Fakat Oğuz, onu da verdi.

Ama, Tunghu’ların istekleri bitmiyordu. Bu sefer de ondan toprak istediler.

(Bu sırada çocukların içinde en heyecanlı görüneni, söze karıştı):

‘’–Bu kadarı da fazla ama..ben olsam savaşırdım.’’

Hoca, tatlı bir sesle bu sözü cevaplandırdı:

—Benim güzel yavrum, o sıralarda sen de olsan savaşmazdın. Çünkü Türkler’in zayıf oldukları bir dönemdi ve savaşırlarsa yanlış bir şey yapmış olacaklardı.

Tunghu’ların istediği toprak geniş fakat çorak bir yerdi. Gene Kurultay toplandı ve atını, kadınını veren Mete Han’ın bu işe yaramaz çöl toprağını vermesini uygun buldular. Ama, Türk’ün ilk Mehmetçiği, bu karara sinirlenip:

—At ve kadın benimdi; bana âit şeylerdi. Fakat toprak milletin malıdır. Milletin bütünlüğü ve her şeyi vatan sevgisine bağlıdır. Vatan toprağının en işe yaramaz bir parçası bile düşmanlara verilmez, savaşacağız! Dedi.

Savaştılar ve yendiler.

Orta Asya’da ilk büyük Oğuz Devleti, işte böyle uğurlu bir savaştan sonra kuruldu.

Hoca, şöyle bir nefeslenip, sözlerine ara verir vermez çocuklar topluca sordu:

—Peki sonra? Sonra ne oldu?

–Sonrasını da bir başka zaman anlatalım çocuklar..bakın benim başka bir misâfirim var.

Hoca, yanıbaşında duran bardaktan küçük bir yudum su aldı ve çocuklara döndü. Zâten onlarla ilgilenmese, onların şakalaşmaları ve gürültüleri aslâ durup dinlenmeyecekti:

–Evet çocuklar..şimdi hikâyenin sonrasını anlatabiliriz.Dinliyor musunuz?

—Eveeet!

—Bir zamanlar, yâni Uygur Türkleri zamanında, Uygur Hükümdârı, oğlunu bir Çin prensesiyle evlendirmek istemişti. Uygur İli’nde o sıralarda Kutlu Dağ denilen büyük bir kaya, bir taş parçası vardı. Çinliler, verecekleri prensese karşılık, Türkler’den işte o kutlu kaya parçasını çeyiz olarak istediler.

Uygur Hükümdârı, câhilce davranıp, bir Çin güzeli için bu kayayı vermekte hiçbir kötülük görmedi.

Çinliler geldi.

Çok büyük olduğu için ve bütün hâlinde götüremeyecekleri için, Kutlu Dağ’ın çevresine odun yığdılar. Büyük bir ateş yaktılar. Bu taşı kızdırdılar; üzerine keskin sirke döküp parça parça ettiler. Sonra da parçaları birer birer Çin’e götürdüler. Bütün bunlar olurken ülkede hiçbir tepki olmadı.

Hâlbuki, bu kaya bir ‘’yada taşı’’ydı,yâni kutlu bir taştı.Türk’ün birliği ve berâberliği bu tılsımlı kayaya bağlanmıştı ve Çinliler de bunu bilmekteydiler.

Gerçekten de diğer taş parçaları giderken için için kıvranan Türk mutluluğu, son taş parçasının da yurttan ayrılmasıyla üzüntüsünü dışa vurdu. Vatan, millete küstü.

Birden bire bütün sular kurudu. Topraklar çatladı. Gökte uçuşan kuşlar zehirli bir rüzgârla vurulup yere düştü. Ağaçlar yaprak ve çiçek açmaz, toprak yeşermez oldu. Kayalardan, kütüklerden, esen sam yellerinden müthiş bir ses yükseldi; Eski Uygur vatanı, dünkü evlâtlarına,’’Burdan gidin!’’ anlamında:’’Göç! Göç!’’ diye haykırdı.

Bir yabancı güzel için, vatandan bir taş parçasını bile verecek hâle gelmenin sonu, bu oldu. Uygurlar, vatanlarından göçtüler. Başka illere gittiler.

Sakın..siz siz olun,güzel vatanımızın bir taşını bile yabancılara vermeyi kabullenmeyin çocuklar!

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.