|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Pazartesi, 24 Mayıs 2010 18:46 |
|
On sekiz bin âleme güzelliğin yansımış, Cemâlin benzer güle; gördüm ben de Yâ Ali! Cümle canlar cânını yollarına adamış, Cânımı iste hele; verdim ben de Yâ Ali!
Zulüm Yezit’tir, adâlet Ali. Kötülük Yezit’tir, iyilik Ali. Yalan Yezit’tir, doğruluk Ali. Nefret Yezittir, güzellik Ali. Karanlık Yezit’tir, aydınlık Ali.
O Kerbelâ denilen çölde gördük serâbı. Ebu Turâb’la aldık yeryüzünden turâbı. Mübarek ellerinden içilen aşk şarâbı Geçirir hâlden hâle; erdim ben de Yâ Ali!
Zulüm Yezit’tir, adâlet Ali. Kötülük Yezit’tir, iyilik Ali. Yalan Yezit’tir, doğruluk Ali. Nefret Yezittir, güzellik Ali. Karanlık Yezit’tir, aydınlık Ali.
Sensin Evlâd-ı Resûl, sensin hayat ağacı. Sensin ilmin kapısı, sensin rûhun ilâcı. Sensin erenler şâhı, sensin gönüller tâcı;...
|
|
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Pazartesi, 24 Mayıs 2010 18:33 |
|
Son günlerde kitaplığımıza MUSİKİ EDEBİYATI ile BELÂGAT ve Edebî Sanatlar LÜGATİ (Doğu Kitabevi,
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
) adlı, yılların birikiminin ürünü olan birbirinden değerli iki eser birden kazandıran R. Selçuk Uysal, İzmir’den e-posta ile soruyor: “Istanbul’a gelirsem seni nerede bulabilirim. Ev adresini bilmiyorum…vd.” “A cancağızım” , Ezeri ağzı danışarsak “köhne dostum”, dert edindiğin şeye bak!.. O bilmediğini söyleyip sorduğun şey: (Boğa ile Yengeç), “bedbaht ile bahtiyar arasında”. Kavakların yapraklarının dökülüp dökülmediğine bakmaksızın, Kordonboyu’nun yosması, diller çalan uğrusu(nun)…. Al cepkenini giyip bağlara doğru yürüyüp yürümediğini sormaksızın, İzmir’in gülünün Karşıyaka’da elinde mülü ile seyran edip etmediğine aldırmaksızın, şairlerin öve öve bitiremedikleri, “Bir sengine yek-pâre Acem mülkünü” feda ettikleri, “cennet-i âlânın altında mı, üstünde mi olduğunu” sordukları, varsılların gökleri tırmalayan beton yığınları dikmekten geri kalmadıkları Istanbul’a gelecek olursan seni Ada sahillerinde bekliyorum. Çamlar arasında süzülen mehtabın görünmesine kalmadan, Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”da “orman”ı var dediği, günümüzde beton yığınlarından, tv (bunu ‘te ve’ olarak okusak olmaz mı?!! Kimileri “tiiii viii” deyip duruyorlar!!!) vericileri denilen boynuzlardan görülecek hâli kalmayan Çamlıca’ya çıksak ve baksak: Sazlar çalınıyor mu bahçelerinde,...
|
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Pazartesi, 24 Mayıs 2010 18:24 |
(MUHÂKEME, mantık ve ilim delâletiyle bilmek başka, bu maddî kılavuzları bir tarafa bırakıp, canıyle, içiyle bilmek başkadır…
Hayat, canbazın üstünde gezdiği ip gibidir, îman da bu ipin üstünde yürüyenin elindeki muvâzene değneği gibidir. Emîn ve tehlikesiz adım atmak isteyenler, mutlaka bu değneğe sâhip olmalıdırlar.
Madde,güzel şeydir ve maddeyi güzel,faydalı,lüzumlu bulmak da tabiîdir..Ancak az evvel söylediğimiz gibi,zarfın gayesi mazrûfa mâlik olmaktır.İnsan,güzelliğe,asâlete,zenginliğe,şerefe,hattâ bilgi ve hünere de mâlik olsa,mânâ ile dirilmedikçe bir heykelden ibârettir.
Madde, mânânın kapısıdır;...
|
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Çarşamba, 12 Mayıs 2010 12:45 |
|
Bir ibret vesikası olması açısından ele aldığımız Gülşenî, Kayserili Âşık Gülşenî’ den başkası değildir..
Yaşadığı devirde pek kendini göstermek istemeyen, kendini zikre ve nefis terbiyesine vermiş olan bir derviş şairdir Gülşenî..
Her zaman büyük davetlere çağrılmamasına rağmen; eşraftan olan ve kendisini samimi olarak seven bir arkadaşı düzenlediği davete Gülşenî’ yi de çağırır. Hazret çağrıldığı bu dâvete icâbet eder amma kendisine kapının hemen dibinde bir yer bulup, oraya oturur.
Daha sonra beklenen en önemli misâfir de gelmiştir. Kapı dibinde oturan tanımadığı kişiye yukarıdan şöyle bir göz atıp, daha sonra da ev sahibine “Kim bu?” anlamında kafasıyla hafifçe işâret eder..
Eder de, ev sahibi ile birlikte Gülşenî de fark etmiştir bu küçümser olayı.. Hemen ayağa kalkıp şu müthiş dörtlüğü söyler:...
|
|
TÜRK MÛSIKÎSİNE ADANAN BİR HAYAT |
|
Yönetici tarafından yazıldı
|
|
Cumartesi, 01 Mayıs 2010 09:12 |
|
Bugünlere nerelerden geçilerek, hangi engeller aşılarak, ne çileler çekilerek, ne gibi zahmetlere katlanılarak gelindi?.. Hafızalarımızı tazelemeye ne dersiniz?.. Bir zamanlar, “ikinci dilimiz” olan musikimiz kraldan çok kralcılarca devlet katından uzaklaştırılmış, radyoda çalınmaz, söylenmez olmuştu. Refik Fersan, Şerif Muhittin Targan, Mesut Cemil Tel vb. gibi üstadlar Bağdat Radyosu’na gitmiş, halk da musiki ihtiyacını Arap radyolarını dinlemekle gidermeye başlamıştı. Günümüzdeki arabesk furyasının, pop müziği salgınının; minibüs müziğinin, popçuluğun, hopçuluğun, topçuluğun, lopçuluğun; müzik zevkindeki yozlaşmanın köklerini yıllar öncesinin o sakat tutumunda aramak gerektir, sanırız… Küçümsenmiş, horlanmış, karalar çalınmaya yeltenilmiş, sahipsiz ve himayesiz bırakılmış; bunlar da az gelmiş olsa gerek ki, bu soylu sanatımıza düşman olanlardan başka, “Dede Efendi’yi tanımıyorum; ne zaman yaşadı?..” diyebilen müzikçiler yetiştirilmiştir… Türk Musikisi mensupları “Bizim musikinin yanında Batı müziğini de bilmek gerekir” derlerken Alafrangacılar nedendir bilinmez, öz vatanımda öz sanatımın kanlı bıçaklı düşmanı kesilirler. Batı müziğine sağlanan imkânın onda biri Türk Musikisine sağlansaydı neler olmazdı, neler!.. Düşünmek gerek… Bir müzikolog derecesinde Türk Musikisine âşina oldukları hâlde, öz musikimize Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan, vicdanları sızlamadan “Alaturka” diye, “tek sesli” diye dil uzatan müzikçiler zuhur etmiştir. Yalçın Tura’nın dediği gibi: “Tek seslilik, çok seslilik araçtır; amaç değil!..” Fasıl heyetini “darbukanın nefis bir es işaretiyle” başlatan; Giriftzen Asım ile Yesari Asım’ı, Bekir Sıdkı Sezgin ile Refik Fersan’ı birbirine karıştıran; musikimizde “13 ana makam bulunduğunu” (!) keşfeden, “ney”leri “flüt” sanan, “Ben Türk Musikisini severim ama bilerek değil!” diyen saçı sakalı ağarmış yazarlar-bozarlar da görülmüştür. Bu soylu sanatımızın resmî makamlar eliyle “katledildiği” yıllarda, 1930’larda Berlin Müzik Akademisi müdürü Frenc Schecker şunları söylüyordu: “Musikide inkılap yapmak güçtür. Musikinizi geliştirirken mümkün mertebe Avrupa musikisinin etkisinde kalmayınız!..” Aradan yıllar geçer… Karanlık geceler sona ermeye, şafak sökmeye başlar. Kendisini bu milletin kültürüne adayan birkaç serden geçti, birkaç alp eren çıkar… Dün burçlara bayrağı diken Ulubatlı Hasan’ın yaptığı ne ise, günümüzde de bu karasevdalı fedailerin yaptığı odur…
|
|
|