|
EFLATUN KALEMDEN HAYÂL HİKÂYELERİ BİRİNCİ HİKÂYE: Öğle sıcağında pazar yeri ana baba günü idi. Mevsiminin zenginliği bütün tezgâhlara yansımıştı. Şeftaliler, yaz elmaları, erikler, kirazlar, yeşilleri donanmış karpuzlar, domatesler, biberler, patlıcanlar ..Akla gelebilecek bütün meyve ve sebzeler, bütün yeşillikler taze halleriyle, canlı renkleriyle insanı kendine çekiyor, iştah kabartıyordu. Büyük ve eski şehrin telaş içindeki ev hanımları, bebek arabalarına koydukları yavrularıyla alış veriş yapan anneler, çocukların elinden tutmuş teyzeler, aylak aylak gezen genç, yaşlı insanlar o gün pazara doluşmuştu. İhtiyar kadınlar, beli bükük dedeler yavaş yavaş yürüyor, kimileri feri kaçmış gözlerle pek bıkkın bir şekilde tezgâhlara bakmaya gayret ediyorlardı. Fidan boylu birkaç genç kız rengârenk elbiseleriyle salına salına yürüyor, fındıkkıran kahkahaları ve göz süzen bakışlarıyla kendilerince etrafa caka satıyordu. 9-10 yaşlarında görünen küçük kız da beline kadar uzanan lüle lüle kahverengi saçları ile iri yarı, kilolu bir kadının arkasından koşuyordu. Kadın önde hızlı adımlarla yürüyor, neredeyse her adımda birisine çarpıyordu. Niyeti pazarın tamamını dolaşıp her şeyi görmekti. Bütün bu karmaşa arasında iri kadının omzundan çekiştirmesiyle sürüklenen küçük kız etrafa büyük bir dikkatle bakmaya gayret etti. Son zamanlarda hayatının neredeyse tek gayesi haline gelmişti bu pazar alış verişleri. Okula gitmesi yasaklanmıştı. Sadece bu iri kadınla pazara gelebiliyordu. Haftada bir olan bu evden çıkış onun küçük, sıkıntılı ve bomboş kalan dünyasında renkli bir keşif günü idi. Bu pazarlarda ne çok insan vardı ve ne çok şey, ne çok renk, ne çok şekil… Küçük, pembe, yuvarlak yüzüne çok yakışan yemyeşil, uzun kirpikli gözleriyle etrafa bakıyor, tezgahta malını anlatmak için gülünç bir şekilde bağıran satıcıları hayretle dinliyordu. Hışırtılı ve derin bir nefes alan iri kadın albenili bir tezgâhın önünde durdu. Küçük kızın omzunu bıraktı. Taze domateslere iştahla baktı. Satıcı ile konuşmaya başladı. İşte tam o sırada küçük kız birkaç metre ileride o bomboş ve küçücük tezgâhı gördü, ardından da satıcısını. Adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Öyle ki bağırırken yüzü kıpkırmızı kesiliyor, boyun damarları şişiyordu: “-Söz satıyorum! Söz! Söz!.. Söz alan yok mu? Bedava söz satıyorum! Mangır istemem diyorum! Hiç söz alan yok mu şu âlem-i cevahirde!” Küçük kız hayretle baktı adama....
|