Sayıklamalar

 R.Tekin UĞUREL
R.Tekin UĞUREL

Tavsiye Edilen Bağlantılar


Âriflerden

HERKESÇE beğenilen asıl güzellik, huy ve ahlâk güzelliğidir; çünkü ahlâkı güzel insan her yaşta güzeldir.

Kimler çevirimiçi

Şuanda 6 konuk çevrimiçi

Ziyaret Sayacı

Bugün23
Dün93
Bu Hafta343
Bu ay873
Tümü48397
DERTLİ DOLAP

Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevlaya aşık oldum
Anın için inilerim

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş çalap
Derdim vardır inilerim

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım yoldular
Dolaba layık gördüler
Derdim var inilerim

Ben bir dağın ağacıyım
Ne tatlıyım ne acıyım
Ben mevlaya duacıyım
Derdim vardır inilerim

Dağdan kestiler hezenim
Bozuldu türlü düzenim
Ben bir usanmaz ozanım
Derdim vardır inilerim

Dülgerler her yanım yondu
Her azam yerine kondu
Bu iniltim Haktan geldi
Derdim vardır inilerim

Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim

Yunus bunda gelen gülmez
Kişi muradına ermez
Bu fanide kimse kalmaz
Derdim vardır inilerim...

 

YUNUS EMRE



GÖKÇEK TÜRKÇEMİZ
Yönetici tarafından yazıldı   
Pazartesi, 05 Temmuz 2010 19:45


Siz bakmayınız ne dediği anlaşılamayan, fıkrayı fukara hâline getiren zamâne fıkracılarına, “kûşe” yazarlarına;  aldırmayınız  Türkçe’den başka bir lisanla tekellüm eden dünyânın sekizinci hârikası spikerlere!..
Kulak vermeyiniz “Türkçe ile bilim yapılamaz!..” diye kendilerini saçmalamak mecbûriyetinde sanan ve bütün meziyetleri prof. etiketinden öteye geçmeyenlere!..
Bunu söyleyen de bir Profesör: “…bu kolay anlaşılma benim bir başarım olmaktan ziyâde Türkçenin bir husûsiyetidir. Türkçe gibi bu derece konkret olan ve bu konkretliğini muhâfaza eden bir dilde güç yazmak -eğer bu yazılan şey ezbere değilse-  hiç de kolay değildir.” (Takiyettin Mengüçoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul 1968, XI.s.)
Bu da bir başka Profesörümüzün görüşü:
“Tecrübelerime göre Türk lisanı en felsefî düşünceleri bile bir Avrupa lisanı gibi vuzuh ve kuvvetle ifade edebilir. Şimdiye kadar bu asaletli lisan felsefeleşmemişse kabahat onun değil, kullananlarındır.” (İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Mürebbilere, İstanbul 1933, 175.s.)
Felsefe profesörü Nihat Keklik’in eserleri de tam kırk yıl sonra Baltacıoğlu’nun dediklerini pekiştirmektedir…
Şu pek bilinen sözler de Max Müller’e aittir:...

“Türk dili o kadar mükemmel ve kaideleri o derece kıyasîdir ki, bu dili sanki lisaniyat âlimleri vücuda getirmişlerdir.” (zik. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, İstanbul 1933, 175.s.)
Şunlar da bir başka yabancının, Nicholas Negroponte’nin dedikleri:
“Uluslararası bilgisayar dili için Türkçe bir rüya gibi.  Okunması son  derece basit. Grameri mantıklı. Okunduğu gibi yazılıyor Türkçe. Her   harf  telâffuz  ediliyor. Kelimeye takılıp da okunmayan, bu yüzden de kafa karıştıran harfler yok Türkçede. Dünya çapında değerlendirilince, bilgisayar sistemlerinde sentez yapmak için Türkçeden uygun bir dil düşünülemez.”
“Hâlbuki, diyor Negroponte, İngilizce çok daha zor. İngilizcenin yazılışı ise son derece karmaşık ve mantıksız” (zik. Zeynep Atikkan, Hürriyet 19.5.1996, “Being Digital-Dijital Olmak” 145.s.)
Atikkan bunlara kendi görüşünü de ekliyor:
“Elektronik çağında, Türkçe, sadece bir ‘Orta Asya’ dili değil artık. Uluslararası bilgisayar dilinin mantığına katabilecekleri var Türkçenin.”
…………………………..
Şimdi soğukkanlılıkla düşünmek gerek:
Acaba Türkçe mi yetersiz, yoksaaa  kafalarından uzaydan daha korkunç boşluk bulunan bu “aziiiz ve muhterem” bayların bildikleri mi?!!
        *
Şimdi de gelelim ikinci dilimize:    
Rahmetli Cinuçen Tanrıkorur şunları yazıyor:
“Avrupa’da akıl hastaları daha 19.yy’a kadar ‘şeytanla işbirliği yapmış zavallılar’ olarak diri diri yakılırken [tarihe lütfen dikkat edilsin!..] 1488’de Edirne Bayezid Külliyesi Şifahanesi’nde (üniversite hastanesi) akıl ve ruh hastaları lâle, sünbül, karanfil, reyhan, şebboy, yasemin kokuları; keklik, sülün, güvercin, ördek, bülbül, üveyik etleri ve on müzisyenin icra ettiği Rast, Dügâh, Segâh, Bûselik, Zengûle ve Sûznâk makamlarından eserlerle tedavi ediliyorlardı.” Üstad bunları söyledikten sonra şu soruyu sormaktan da kendini alamıyor:
“Bunu yaptıran nasıl bir medeniyettir, nasıl bir kültürdür. Nasıl bir insan sevgisidir?..” (Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998, 185.s.)
 Rahmi Oruç Güvenç’in kulaklarını çınlattıktan sonra da şu sözleri okuyalım:
“…Batı toplumu, müziğin zihinsel hastalıkların tedavisinde kullanılması olayını yeni keşfetti. Buna rağmen Klâsik Türk Musikisi hastanelerde yüzyıllar önce terapi için kullanıldı.”
Aktardığımız sözlerin sahibini unutmadan söyleyiverelim: Tony Buzan…
Buzan kim mi dediniz?..
Pek çok kitaba imza atan bir yazar.
Başka?
Zihinsel okuma yöntemiyle zihinsel haritaların yaratıcısı…
Daha başka?
Bir de şey:
Beyin Vakfı’nın kurucusu ve “dünyanın en yüksek yaratıcı IQ’usuna sahip olduğu” söylenenlerden biri. Ve alanının dünya çapındaki otoritelerinden.
Buzan “ikinci dilimiz” olan mûsıkîmiz için şunları söylüyor:
“Klâsik Türk Mûsıkîsi bir zekâ ürünüdür.”
………………………..
Gökçek Türkçemize ve ikinci dilimiz olan soylu sanatımıza karşı olanların durumunu mu sordunuz?
Vallahi ne yalan söyleyelim; Allah’ın bildiğini kuldan niçin saklayalım?.. Onları nitelendirecek sıfatı burada zikretmeye terbiyemiz de elvermiyor, sanatalemi.net’in nezaheti de…

Aydil EROL
(www.sanatalemi.net)ten

 

Yorum eklemek için lütfen üye olunuz