İnsan ve Mevlana

0
223

(…Tasavvuf ve tevhit, ikiz kardeş idi. Tasavvuf, bir görüş bir idrâk bir inanış olduğundan ona mekân lâzım değildi. Gerçi tasavvufun amel cephesi düşünülünce, hatıra bir dergâh ve zâviye gelebilirdi. Fakat dergâhlarda icrâ edilen zikir, semâ, tarab-sevinmekten gelen coşkunluk- tasavvufun aslî çehresi değil, olup olmaması, rûhuna tesir etmeyecek zîneti idi.

Tasavvuf için ne dört duvar lâzımdı ne bir dergâh.

Zîra asıl dergâh, insandı. Kütle emrinde menfaatsizce kemer kuşanmış her ulu, dergâhın ta kendisi idi.

Zikirler, semâlar, tarablar, şekil ve âyinler ne kadar şatafatlı ve muhteşem olursa olsun,’’insan’’ı bulmadan, hiçbir şey bulunmuş sayılmazdı.

Bildirecek, öğretecek, arıtıp temizleyecek, şevk ve gâye verecek olan dergâh,’’insan’’dı, ulu kişinin kalbi mâbedi idi.

*

…Tasavvuf,’’insan’’ı bulma hüneri,’’insan’’ı görmekle, ezel ikrârının bu dünyâ hayâtında hatırlanıp o ahdin yenilenmesi demektir.

Onun için tasavvuf, dilde bir şey değil, gönülde her şeydir.

Dil söylese, el, yazıp çizse de,’’insan’’ı bulup, alış verişi onunla kurmadıkça, beşer, cansız bir kalıp olmaktan öte geçemez.

Tasavvufun, yâni ‘’insan’’ın hedef ve gâyesi, Kur’ân’ı da hadîsi de İslâm îmânı içine yayıp bütünleştirerek beşerî,şeytânî ve hayvânî meyillere karşı zırhlandırıp emniyete almaktır.(…)

Tasavvuf, bir felsefe midir? Buna, evet demek abes. Zîra felsefe, her devrin idrâk ve görüş ayrılığına göre zikzaklar çizerek, sırasında kendi kendini inkâr edip yeni bir kalıba sokar.

Hakk’ın birliğine dayanan tasavvuf ise, kıyâmete dek, kütleleri dâvet ettiği nîrengi noktasından bir adım ileri geri götürmez.

Tevhit, her devirde olduğuna göre, velîlerin adı ve asrı ne olursa olsun, Allah’ı birlemek anlayışı, hareket noktasından vusûl noktasına –varma, kavuşma, erişme- tereddütsüz yol alır.

Hak değişmediği gibi, Hakk’ın halîfesi olan ‘’insan’’ için de değişmeklik yoktur.

*

…Sırasında kılıç eri olarak orduların arasına karışan, sırasında irşatçılıkları ile kütleyi mayalayan ve gene sırasında sanat ve zarâfetin öncülüğünü etmiş bulunan bu uluları bir kenara itmek gerektiğine inanmak gafleti içinde bulunmaktayız.

Böylece de asırlar boyu topluma maddî-mânevî güç ve bir derûnî kanun kazandırmış olan o terbiye ocaklarını söndürmüş ve bu ocakların rûhu olan ‘’insan’’ı da küstürmüş bulunuyoruz.

…İnsan oğlunu âbat ve ihyâ eden,söz ve kitap değil,sözü de, yazıyı da yaşanır canlı prensip hâline getiren ‘’insan’’dır.

Beşerin gafleti, dünyâyı çobansız bırakmıştır. Bu yüzden de nefis kurtları, kütlelere saldırmakta ve kanını içip nesi var nesi yok, talan etmektedir.

*

İş, Mevlânâ’ları, Yûnus’ları, Rifâî ve Kadirî’leri anlamakta değil, onları, yâni ‘’insan’’ı anlamakta ve onun gönlünün selâmet çizgisinden yürüyüp, dünyâya geliş ve gidişin mânâ ve gâyesini bulmaktadır.

Tevekkeli Koca Mevlânâ:

Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest

Dil be-bünyâd-ı Celîl-i ekberest

dememiştir. Evet, Kâbe, Azer’in oğlu Halil’in yapısıdır,’’insan’’ ise, Celîl-i Ekber’in beyti ve binâsı olan Beytullah’dır vesselâm.

22.11.1980

———————————

* Sâmiha AYVERDİ,Paşa Hanım,Sayfa:291

Yorum yapabilirsiniz...