İrfânımıza Ne oldu?-1

0
47
Kubbealtı Lugatı

Şehzâdebaşı’ndaki evimizde, ancak üç kirâ evi vardı. Bir defâsında bu üç evden birine, alafranga ve züppe oldukarı rivâyet edilen bir âilenin taşınmış oldukları söylentisi dolaşmaya başladı. Âilenin yaşlı beyi, papyon kravatlı ve ayaklarında getr, sefâret kâtibi olarak senelerce Avrupa’da dolaşmış bir diplomat eskisi idi ki, torununun adının Cengiz oluşu mahallenin ileri gelenlerince çok yadırganıyordu. Bilhassa yüksek mekteplerde târih hocası olan Nazif Bey, zavallı çocuğun yüzünü dahî görmek istemediğini söylerken, etrafındakiler: ‘’Bîçâre çocuğun günâhı ne?  Ona bu ismi verende kabahat…’’ diyince, Nazif Bey coşup kabarıyordu. Hele yeni doğan bebeğe de diplomat büyük baba Oktay ismini verince Nazif Bey deliye dönerek, çevresini âdetâ yaylım ateşine tutmuştu.

Öyle ya… târihin Cengiz dediği bu kanlı kâtilin adını bir kere bile ağza almak, onu çağıranın ağzını kirletir. Şu halde sen, ciğerpâreni bu mülevves adamın adı ile nasıl çağırabilirsin? derken, târihin yüz karalarından olan bu Moğol’un bir âfet gibi gelip geçtiği ülkeleri tahrip edip zulüm ve şenâatle nasıl yerle bir etmiş bulunduğunu anlatırken, belki ders verdiği mekteplerde bu ölçüde heyecanlanmıyordu. Zîra oradaki talebeleri arasında ne bir Cengiz, ne de bir Oktay vardı. Öyle ki bu moda daha yayılmamış ve toplum henüz târihî ve eski isimleri gözden düşürerek onların yerine, İslâm âlemini de dünyâyı da kasıp kavurmuş kimselerin isimlerini benimsemek gafletine düşmemişti. Çünkü eski adam, târihini az çok biliyor ve dostundan düşmanından habersiz bulunmuyordu.

*

Hakk’ın kahrının âleti olan Cengiz, Karakurum havâlisinde meydana getirdiği oldukça kuvvetli hükûmeti ile Mehmed Alâeddin Harzemşah ile iyi geçinmekteydi; hem de aralarında bir anlaşma mevcud bulunmakta idi. Ancak casusluk yapmakta oldukları suçu ile Harzemşah’ın üç beş Moğol tüccarı îdam ettirmiş olması, Cengiz tarafından sözünde durmamak kabul edilerek harbe yol açmış bu birkaç kişinin ölümü, dökülen yüz binlerin kanı ile Cengiz’in zâlimâne savletine sebep olmuştu. Öyle ki Alâeddin Harzemşah’ın kuvvetleri tükenmiş ve mülkü de Cengiz’in elinde yanıp yıkılarak perişan olup gitmiştir.

Sıra Cengiz’in dört oğluna gelince, bunlar da Cuci, Oktay, Çağatay ve Tuli milyonlarca Cengiz askerinin başına geçerek, kol kol İslâm ülkelerine yayıldılar. Dicle’ye kadar da gelerek, sayısız mâmûreleri sanat eserlerini yakıp yıktılar.

Buhâra, Semerkant, Nişâbur, Tebriz, Hemedan, Rey, Nahcivan, Belh, Gazne, Herat gibi mâmûreler, birer enkaz, kan ve balçık hâline geldi.

Cengiz’in askerlerinden bir kısmı Cuci’nin idâresinde Kafkasya yolu ile Avrupa’ya geçerek Rusya’yı Lehistan’a kadar istîlâ ettiler ve ayak bastıkları yerlerde tek canlı bırakmadılar. Diğer bir kısmı ise Oktay’ın kumandasında Çin Seddi’ni yıkıp aşarak Pekin’i istîlâ ettikten sonra Kuzeyde Kırgız ve Uygurlara, güneyde ise Hint dâhil o bölgelere girdiler. Böylece bu ülkeler Moğol hücumlarının tadını tatmış oldular. Ne yazık ki Moğollar istîlâ ettikleri ülkelerde insan yerine, ortada bir kemik yığını ve kanla sulanmış çamurdan başka bir şey bırakmadılar.

Sürüp giden bu cehennemî savaşlarda, Moğolların fitnesine karşı çıkarak babasının intikamını almak isteyen Celâleddin Harzemşah, düşmanın vahşetini durduramadığı gibi, onun daha da şiddetli gazabına uğramıştır. Öyle ki Moğollar yalnız Herat’da, bir milyon altı yüz bin kişi öldürmüş, Horasan gibi mâmur bir ülkede insan cesedinden başka hiçbir şey bırakmamışlardır.

Tibet hükümdârı ile yapılan muhârebede, bir günde, her iki taraftan dört yüz bin kişi öldürülmüştür.

Cengiz’in alçaklığına misâl olarak şu dehşet verici vahşeti söylemek dahî yeter: Bir ara Cengiz, ordusunda çıkan hastalıklarının sebebini, Müslüman esirlerin çokluğuna atfederek, her çadırdan yirmi esir îdam ettirmiştir ki Cengiz’in ve evlâtlarının vahşetini bundan daha iyi anlatacak örnek zor bulunur.

Cengiz’in muhârebelerinde, doğrudan ifnâ ve tahripten başka, insânî ve ulvî bir gâye bulunmadığından, onun tek zevki, sadizmini tatminden ibâret olmuştur.

Cengiz’in muhârebelerinde, doğrudan ifnâ ve tahripten başka, insânî ve ulvî bir gâye bulunmadığından, onun tek zevki, sadizmini tatminden ibâret olmuştur.

Cengiz, dört oğlu arasında Oktay’ı kendisine veliaht seçmiş oldu ise de, Cengiz’in kurduğu o azîm devlet, oğulları arasında paylaşılınca, zamanla parçalanıp yıkıldı.

Ne tuhaf ki, bir müşrik olan Cengiz’in zürriyet ve ordusundan çok kimse İslâm’a geçerek mümin oldu. Ancak Timur’un zuhûruna kadar Cengiz artıkları dağınık dağınık devletçikler kurdular ve onların bu zâlimâne ve tek gâyesi yıkıp yok etmek olan kadîm vahşeti, bir yandan Abbâsî hilâfetinin, öteki yandan da Konya Selçuklu Devleti’nin çöküşüne başlıca sebep oldu…

Analar babalar bu gafletleri ile evlâtlarını, doğumlarından ölümlerine kadar geçirecekleri müşterek yıllar boyunca, onları bir gazap ve felâketin adı ile çağırmanın dehşetini hiç mi hiç düşünmeden, şom isimlere lâyık görebilmişlerdir.

Halbuki az da olsa, bir irfan kırıntısı ile düşünecek olsak, kelâmın gaaipteki hayrın ve şerrin dâvetçisi olduğu düşünülebilir. Evet kelâm, insanın ağzından çıkan kelâm, bir nevi gizli çağırıştır. İyiyi veya kötüyü dâvettir.

Şu halde neden âile fertleri mâsum evlâtlarını Volkan, Yıldırım, Bora, Tayfun gibi, akşamdan sabaha kadar bu yeryüzüne felâket getiren, önüne geçilmez âfetlerle çağırarak: Bora gel, Tayfun gel, diye hep o ağaçları deviren, damları çatıları uçurtan meş’um dâveti yapsın?

Bu ne zavallıca bir modadır ki, o mâsum çocuğa, daha gözünü dünyaya açtığı günlerden başlayarak, iyilikler öğretecek yerde, Yıldırım,  Kıral, Vural!.. diye hep elde edeceği değerleri hoşlukla değil, kırıp dökerek, vurup ezerek sâhip olmayı öğretmeye başlıyor?

Bilmem Türk’ün irfânına ne oldu ki, derûnî ve rahmânî sesleri duyamaz olmuş bulunuyor.

Sâmiha AYVERDİ – Râtibe, s.185/Kubbealtı Neşriyâtı 22. 2’nci Baskı,İST.2004

Yorum yapabilirsiniz...