İstanbul

0
218
Kubbealtı Lugatı

Mûcizeler ibdâ eden mukaddes şehir. Her an her köşesinde târihin bir ânına şehâdet eden eserlerin âdetâ “beni de gör bu binâ ve beton yığınları âresinde” dercesine önünüze çıktığı şehr-i lâtîf.

Bir zamanların Konstantinepol’ü. Erguvan renkli, fâtihini bekleyen Bizans şehri. Ve o kutlu günde bütün kapılarını genç sâhibine ardına kadar açan belde. Peygamberin cihan-kıymet dudaklarından isminin dökülmesiyle şeref-yâb olma sırrına mazhar olan belde. Ne diyordu yaratılmamızın sebebi: Istanbul bir gün muhakkak feth olunacaktır. Onu feth eden kumandan ne güzel bir kumandan ve onu feth eden asâkir ne kutlu asâkirdir…

Nekre, şen tabiatlı lâle devri şâirine[1] Acem mülkünü bir taşı için fedâ ettiren şehr-i şehîr:

Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü behâdır

Bir sengine yek-pâre acem mülkü fedâdır.

Saltanat-ı Osmâniye’nin pây-i tahtı, Hilâfet-i İslâmiye’nin dârü’l-hilâfeti’l-âliyesi.[2]

Sazın, sözün, aşkın, muhabbetin Türk dehâsıyle ittifâk ederek terkiplediği ve muhalled bir eser olarak vücûde getirdiği vilâyet. Bir eli Rumili’nde bir eli Kâbe toprağı denen Üsküdâr ve tevâbiinde, kâkül-i hoş-bûsu ise Nehr-i Azîz’de[3] gezinen nazlı güzel. Öyle ki güzellikte bî-hemtâ [4], saâdette lâ-nazîr [5]…

Derûnunda sakladığı nice dürr-i şehvâr [6] mevcut. Her biri bir gûşe-i uzlette. Bir vakıtler efendimsiz cümlelerin başlamadığı ve yine efendimsiz kelâma hitâm verilmediği mekânların, irili ufaklı cumbalı evlerin, konakların, âşiyana [7] benzer köşklerin, leb-i deryâ sâhil-hânelerin [8], kâşânelerin, kasırların [9] süslediği gülistân-ı hüsn. [10]

Tekke, dergâh, hankāh, türbe, mescid, câmi, kabristân ve hâmûşânlarıyle sokaklarında gezenleri mest ü hayrân eden, bu âlemden alıp başka başka târife gelmez diyârlara sürükleyip götüren, insanlığı, hoşgörüyü, muhabbeti, İslâm’ı ve tasavvufu da hep bu mekânlarda öğreten, bir bir züvvârına [11] talîm eden mürebbî.

Uyanın uyanın bunların hepsi hayâl ve neticesi de melâl. Zirâ bu anlattıklarımız hep târih kitaplarının tozlu sahifelerinde kaldı. Bu şehirde yaşayanlar bütün bu güzellikleri de yanlarına aldılar ve cennet atlarına binip gittiler. Şimdi Istanbul, vasıfsız bir yığın şahsın tecâhüm ettiği, yolda yürümenin bile muhâl olduğu, sokaklarından pislik akan, iki yağmur damlasıyle trafik keşmekeşi yaşanan, çehrelerin gülmediği, insanların birbirine selâm dahi vermediği, sârıkların [12], uğursuzların, tarih nedir, kültür ve medeniyet nedir bunlardan behre-yâb olamamış echel-i cühelânın fink attığı, sokaklarının beton binalardan gri renge boyandığı, zevkten nasîbini alamamış mimârisiyle insanın içini karartan, üstüne üstüne gelen bir yer hâline geldi.

Amma ne dersek diyelim Istanbul bir tâne. İnsan bunalır, kabz hâline girer, bed-bînlik ile hem-hâl olur, tâbir câizse “Sis” şiirini okur, gerekirse tehammül edemez de lânet-gû [13]olur, fakat yine dayanamaz en azından Galata Köprüsü’ne gider huşyâr bir halde muhteşem Süleymâniye’ye bakar, oradan Topkapı Sarayı’na atf-ı nazar eder, bir boğaz köyüne gidip çınar altında çayını yudumlar, Kanlıca’da yoğurt yer ağzına tat keyfine neşve verir, Eminönü’nde Şekerci Hacı Bekir’de bir temr-i hindî şerbeti içer ferah-nâk olur, Sultanahmed Meydanı’nda Firûz Ağa ile beraber mukābeleli okunan ezânı dinler sadra şifâ gelir, Galata Mevlevîhânesi’nde kendinden geçer ve belki kendini bulur, Dîvânyolu’nda hayâle dalar ser-mest olur. Sonra da bir bakar ki kapısının kilidini zorlamakta, bir Istanbul mâcerâsı, ruyâsı, masalı daha sona ermekte. Ve hayâtın hakikatleriyle rû-be-rû [14] gelmekte…

-Üzeyir KARATAŞ-

[1] Nedîm

[2] Hilâfetin yüce mekânı

[3] Istanbul Boğazı

[4] Benzersiz

[5] Ortağı yok

[6] Şahlara lâyık inci

[7] Kuş yuvası

[8] Yalı

[9] Saray

[10] Güzellik bahçesi

[11] Ziyâretçiler

[12] Hırsızlar

[13] Lânet okumak

[14] Yüz yüze, karşı karşıya

Yorum yapabilirsiniz...