İzmir’e Doğru-6(*)

0
60
Kubbealtı Lugatı

Şimdi, Müfreze Komutanı Şerâfettin Bey’i dinliyoruz:

(Serî yürüyüşle Bornova’ya ulaştık. Fakat, sokak aralarından geçerken,
önceden tahmîn ettiğimiz gibi bizi; evlerden şuradan buradan müthiş
bir ateş karşıladı. Bu sırada atım yaralanarak, öldü. Düşmanla
çarpıştığımızı gören Alay Komutanım Reşat Bey, derhâl Amasyalı
Mehmet Bey’in bölüğünü, bizi takviye için gönderdi. Beni de, iki
bölükten meydana gelen müfrezenin komutanlığına tâyin etti.
Sokak savaşlarından sonra, Bornova İstasyonu’nu işgale ettik. Ve İzmir
şosesine çıkarak yürüyüşümüze devâm ettik.
Bu sırada da bağlar ve bahçeler arasından üstümüze ateş ediliyordu.
Fakat, bu ateşlere önem vermiyorduk. Mersinli’ye geldiğimiz zaman,
Karşıyaka yönünden gelerek İzmir’e doğru giden bir piyâde yürüyüş
koluna rastladık. Bunları da önemsemeyerek ilerledik.
Bu yürüyüşlerimiz esnâsında gördüğümüz düşman askerlerinin hepsi de
silâhlı olduğu hâlde, ateş etmekten korktuklarını; evlerin, duvarların
arkasına kaçmaya çalıştıklarını görüyorduk. Hiç birinin silâha
davranmaya cesâret edemeyişi, düşmanın moralinin nasıl olduğunu çok
güzel anlatıyordu. Hâlbuki, sonradan öğreniyoruz ki; bu düşman
kuvveti, Alay büyüklüğündeymiş… İşte buna çok şaştık.
Mersinli’yi geçip, Tuzakoğlu fabrikasının önüne geldiğimizde,
üzerimize yoğun ateş açıldı.
Müfrezemizin en önünde, yaya olarak koşan sekiz kahraman askerimizden
dördü, burada şehîd oldu. İzmir kapısında verdiğimiz bu son şehitlerin
rûhuna Fâtihâlar okuyarak, yolumuza devâm ettik.
Nihâyet, İzmir sokaklarına girdik. Bütün yollar, çığlık çığlığa
kaçışan Rum göçmenleri, eşyâ yüklü arabalar, başıboş veyâ yüklü
hayvanlar… Silâhlı bombalı sivil, asker; binlerce perişan insanla
doluydu. Bunların arasından korkusuzca; sanki bu mahşerî kalabalık
yokmuşçasına dört nala yıldırım gibi geçip giden Türk askerinin o
andaki hâlini kelimelerle anlatabilmek mümkün değildir. Zirâ bu, sayı
bakımından yüzlerce misli fazla ve tepeden tırnağa kadar silâhlı bir
düşman kalabalığı arasından geçişti.
Bunlara bakacak fazla zaman bile bulamadan, yıldırım hızıyla, yalın
kılınç âdetâ uçuyorduk.

Punta İstasyonu’nun köşesine geldiğimiz zaman, bir İngiliz Amirali
gördük. Yanında yâveri ile bir bahriye –deniz- müfrezesi vardı.
İzmir’de yabancılarla resmen görüşmeye memur olarak birlikte giden
Âtıf Bey’i, bunlarla konuşması için yanlarına gönderdim.
Bölüğümüz, heybetli yürüyüşüne devamla, Kordonboyu’na girdi.
Evlere, balkonlara, dükkânlara Türk ve Müttefik Kuvvetler bayrakları
asılmıştı. Askerlerimiz, hayret ve takdirle alkışlanıyordu.
Bütün Kordonboyu, ömrümde eşini görmediğim mahşerî bir manzara arz
ediyordu. Denize dökülen mağlûplarla, hızını alamamış; şahlanmış
zafer, burada son karşılaşmasını yapıyordu.
Fakat, burada karşılaştığımız sürüler hâlindeki düşman subay ve
askerlerini esir etmek için kaybedecek vaktimiz yoktu. Her şeyden
önce, İzmir’de, bizi bekleyen kardeşlerimizi kurtarmak lâzımdı. Bu
konuda bir dakikanın bile kıymeti, önemi vardı.
İzmir’deki Türklerin de; Alaşehir, Sâlihli ve Manisa gibi yerlerde
Türklerin uğradığı acı âkıbete uğramamaları için, şehrin, en hızlı
şekilde ele geçirilmesi gerekiyordu. Buna rağmen, yol boyunca
rastladığımız Yunan asker ve subayları, mertçe bir tek kurşun atmaya
bile cür’et edemediler.
Kordonboyu’nda rastladığımız İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan
denizcilerinin de başları öne eğikti.

Biraz daha ilerledikten sonra, dikkate değer bir olayla karşılaştık;
bütün düşman subay ve askerleri gibi, pasaport dâiresinin önünde
gördüğüm silâhlı bir sivile de:”Elindeki silâhı derhâl denize
atmasını” ihtar ettiğim hâlde, bu adam atmak istemedi ve elindeki
bombayı derhal üzerime fırlatarak yeni hayvanımı öldürdü; beni de iki
yerimden yaraladı. Bombanın ânîden patlayışı, kendimi kılıcımla
korumama fırsat vermedi. Saldırgan da limandaki göçmenlerin arasına
karışarak kayboldu.
Aslında, böyle şeylerle uğraşacak, yaraya bereye bakacak hâlde değildik.
Yürüyüşümüze aynen devâm ederek Kemerönü’ne vardık. Burada, târif
edilemez bir heyecan ve sevinç içinde ağlayarak bizi karşılayan bir
Türk çocuğunun:
”—Gelin!…Gelin!…”
Diye, önümüze düşmesiyle Hükûmet Konağı’na ulaştık. Ön kapı,
kapalıydı. Arkadaşım Mülâzım Rızâ ile yan kapıya koştuk, girdik. Büyük
kapıyı içerden açtık. Derhâl, gerek Hükûmet binâsının ve gerekse
kışlanın değişik yerlerine nöbetçiler diktik.
Bu esnâda binlerce kadın, erkek, ihtiyar, çocuk; bizi bağırlarına
basmak isteyen bir sevinç içinde ağlaşarak ve âdetâ bir sel hâlinde
üstümüze akıyordu.
Bunlardan birinin öpe öpe verdiği, gözyaşlarına bulanmış Türk
bayrağını çekmek üzere, Hükûmet binâsının direğindeki Yunan bayrağını
indirdik ve bir alkış tûfânı ortasında, haklı bir gururla, süzüle
süzüle yükselen şanlı bayrağımızı dalgalandırdık.
Her Türk gibi ben de murâdıma ermiştim. O sırada can verseydim de
artık gam yemezdim.)
***

İzmir’e, süvârilerin ardından giren ilk piyâde birliğinin 135’inci
Alayı Komutanı Müfit Bey de, o günkü durumu şöyle hatırlıyor:

(İzmir, târifsiz bir sevinç içinde yüzüyordu. Kadınlar, çocuklar
sırtlarındaki çuvallarla getirdikleri şeker ve sigaraları kendi
elleriyle askerlere veriyorlar; ayrı ayrı hepsine evlât, kardeş, baba
sevgisiyle sarılıp öpmekten kendilerini alamıyorlardı. Üstümüze
çiçekler serpe serpe bitiremiyorlar, atlarımızın ayaklarına
kapanıyorlar, dizginlerini birlikte çekiyorlardı.
Bütün minârelerden yayılan tekbir ve Kelime-i Tevhîd nidâları
ortasında ilk defâ olarak daha birkaç saat öncesine kadar düşmanın
bağrına süngü saplayan Mehmetçiğin de nihâyet kendini tutamayarak
ağladığını gördüm.)
***

Yazımızı, Türk askerinin İzmir’e girişine şâhid olan tanınmış bir
Amerikalı gazetecinin şu sözleriyle bitiriyoruz:

(Ben, Türk Ordusu gelmeden önce İzmir’e ulaştım. İşgalden bir iki gün
önceki İzmir’in ne hâlde olduğunu anlatmak gerçekten çok zor. Şehir,
mahşer kalabalığı gibiydi. Çevre köylerden kaçanların ardı arkası
kesilmiyordu. Bir taraftan da kaçmaya çalışan askerler şehrin her
tarafına yayılarak paniği ve korkunun şiddetini artırıyorlardı.
”—Anibal kapımızda!”
Sloganının eş anlamlısı olan ”Erkete Turcos!” nidâları ortalığı çınlatıyordu.
Dünyâda, galip bir ordunun bir şehre zaferle girişi kadar insana gurur
veren hiçbir şey yoktur, olamaz! Bir ecnebi olarak bu iftiharda benim
nasîbim yoktu. Hisseme düşen, bu cidden asil ve kahraman Türk
askerlerini takdir etmek ve onları yüceltmek oldu. Türk askeri, uzun
savaş günlerinin tesiriyle, sakalları uzamış; yüzleri güneşten yanmış,
üstü başı toz toprak içinde olduğu hâlde gene dinç, gene başı dik,
kuvvetli ve metîndi. İşte bu askeri gördüğüm dakikada, Yunanlıların
beklenmedik çöküş ve yenilgilerinin sebebini de anlamış oldum. Böyle
bir ordu karşısında hiçbir kuvvet duramazdı…)


(*)Mahmut Nedim Soydan’ın Günlük Notlarından özetler.

***

Yorum yapabilirsiniz...