Kafirin Malı

0
274

Yolculuk sırasında bir meyhâneye rastladık, biraz dinlenip gidecektik.

Rehberim, başıyla biraz ötemizdeki kalabalığı işâret ederek:

–Bu konuşan zât,Şiraz’lı Hâfız’dır.

Dedi. Kendisini edeple dinliyorlardı, kulak kabarttık:

–‘’Gönlümdeki bu gizli ateş yok mu? Gökyüzündeki güneş, onun ancak bir yalımı!

Gül yaprağına, şekâyıkın kanıyla şöyle yazmışlar: Olgun adam, erguvan gibi şaraba düşer. Bir nasîhat vereyim, dinle ve tut… Bu sözü tarîkat pîrimden duydum, ondan hatırımda kaldı: Dönek tabiatlı dünyâdan ahde vefâ umma! Çünkü bu kocakarı, binlerce dâmâdın gelinidir. Dünyâ gamını yeme nasîhatını hatırından çıkarma!

Bu aşk nüktesini bir (Yol Eri)nden duyup belledim:

Allah tarafından verilen kısmetine râzı ol, alnını kırıştırma! İhtiyâr kapısını ne sana açtılar, ne bana!

Gülün gülümsemesinde ahde vefâ yok! Ağla bülbül, ağla ki tam ağlanacak iş, tam feryâd edilecek çağ!’’

Çevresine toplanmış olanlardan biri yavaşça sordu:

—Üstad, verdiğiniz nasîhatlere doyum olmuyor; bu hikmet ve irfan dolu sözlere cevâben gene sizin dilinizden seslenmek geliyor içimden. Şöyle söyleyen de siz değil miydiniz:’’Aklımın bucağında nasîhat girecek bir yer arama! Bu bucak, Çeng ve Rebap nağmeleriyle dopdolu!’’

Hâfız, adamı duymamış gibi, bıraktığı yerden konuşmasını sürdürdü:

–‘’Yüce, güzel ve ebedî cennet bahçesi, dervişlerin halvetidir; ululuğun, saâdetin sermâyesi onlara hizmet etmektir. Acâyip tılsımları olan uzlet hazînesi, onların rahmet nazarlarıyla açılır.

Pırıltısıyla, kapkara kalbi altın hâline getiren şey, dervişlerin sohbetindeki kimyâdır. Güneşin bile ululuk tâcını çıkarıp önüne koyduğu ululuk, dervişlerin ululuğudur.

Zevâle düşme kaygısı olmayan devlet, ancak dervişlerin devletidir, bunu böyle bil!

Hâlâ daha batıp gitmekte olan Karun hazînesi, belki okumuşsundur, dervişlerin kahrı yüzünden battı ve hâlâ da batıp gider.’’

—Desenize akıl sır ermeyecek koca bir zenginlik; bir devlet, dervişlerinki?

–‘’Âlemi bir uçtan bir uca zulüm askeri kaplamıştır. Fakat ezelden ebede kadar fırsat, yine dervişlerin elindedir. Hâfız! Burada edebini takın; Pâdişah ve sultan bile, dervişlerin huzûrunda, kuldur.

Eğer, ezelî âb-ı hayat istersen, halvet kapısını bırakma! Çünkü âb-ı hayat kaynağı, dervişlerin halvetlerinin kapısındaki topraktadır.

Bizimle ders arkadaşıysan, şu sayfaları yıka, sil! Aşk bilgisi deftere sığmaz!’’

O âna kadar hiç konuşmayan biri, Hâfız’ın birazcık nefeslenmesini fırsat bilmiş olmalı ki, tâne tâne; nefis bir ses tonuyla önce şunu okudu:

(Enel mesmûmu mâ’indî bitirâkın ve lâ râkî

Edir k’sen ve nâvilhâ elâ yâ eyyuhessâkî.)

Ben, rehberime fısıltıyla sordum:

—Bu kim? Ne demek istedi?

—Bu, meşhur Kâtibî… Sus ve dinle!

Kâtibî, sözüne devâm etti; yüzünde muzip bir ifâde vardı:

—Okuduğum beyit kime âit üstad?

—Muâviye oğlu Yezid’e âit! Diyor ki Yezit: (Sâkî, dolaştır kadehi, herkese sun… Bana da ver. Çünkü aşk, önce kolay göründü ama sonradan çok müşküller ortaya çıktı.)

Kâtibî, tekrar sordu:

—Senin de bunun ilk mısrâ’ıyla aynı bir beytin var. Yâni o mısrâ, Yezit’den alınma! Buna neden ihtiyaç duyduğunu soranlara daha önce şöyle cevap vermişsin:

(Mâl-i kâfer ber-mu’min helâlest!)

Yâni:

(Kâfirin malı, mü’mine helâldir!)

—Evet, doğru… Öyle söyledim.

—Bu şiire öyle şaşmaktayım ki, aklım bunu anlamaktan âciz kalıyor. Ne hikmet gördün de Dîvan’ına Yezid’in şiiriyle başladın? Kâfirin malı, mü’mine helâldir; buna sözüm yok… Fakat arslanın, köpeğin ağzından lokma kapması ne büyük ayıp!

Hâfız, gülümsedi:

—Ben nerede, nefsini ıslâh etmek nerede? Şu aykırılığa bak, yol nereden nereye gidiyor? Sâlihlikle takvânın, rindlikle ne münâsebeti var? Vaaz dinlemek nerede, Rebap sesini dinlemek nerede? İbâdet edilecek yere riyâ hırkasıyla gitmekten usandım artık! Muğların manastırı nerede, hâlis saf şarap nerede?

Yorum yapabilirsiniz...