Kal'a

0
42

Sâmiha AYVERDİ-

1940 senesi idi. II. Cihan Harbi başlayalı bir yıl olmuştu. Dünyânın bir kısmı, başlarına gelmiş olan çeşitli çilelerin ıstırâbı ile pençeleşmekte; bir kısmı ise, başlarına gelmesi ihtimâli olan acılı ve acıklı günlerin endişe ve korkusu içinde tetikde beklemekte idi.
* * *
Hayâtın sert ve sersemletici hâdiselerini, zulüm, fitne, fesat, çekişme ve yalanlarını bir kenara itip, tecâvüz ve taarruzdan masun, bir barış kal’ası kurmuş ve bu kal’aya sığınanları da, zaman şartlarının ağır ve bunaltıcı dalgalanışlarına ibretle seyirci eylemiş bir ulu kişi vardı. Ama bu kal’ada rûhen mekân tutmuş olanların hiç biri mahbus değildi. Şu var ki, herkes gibi hâdiselerin anaforu içinde günlerini geçirseler de, dünyâlarını beraberlerinde taşıdıkları için bahtiyar ve’ huzurlu idiler. Zîrâ nerede olurlarsa olsunlar, hangi işin başında bulunurlarsa bulunsunlar, gene de o kal’anın emniyet ve asayişi içinde idiler. Zîrâ dış âlemin gü¬nahkâr ve zâlim sesleri, iç âlemlerine nüfûz edememekte, bu yüzden de huzur ve teslimiyetlerine gedik açamamakta idi. Bir yandan tarafsız müşâhit olan bu kal’a men¬supları, bir yandan da faal, uyanık ve ihlâslı birer vatandaş olmayı îman borcu bilen kimselerdi. Zîrâ vatan güç isterdi, yürek isterdi, vazife isterdi. Ne ki, toprağına da, îmânına da yararlı olabilmek için, güç kadar, yüreklilik kadar, ihlâs, adâlet ve insafla yumuşamış tevhîdci bir ruh gerekdi. İşte kal’a içinde öğrenilen buydu. Onun için de bu karada, düşünce, duygu ve aksiyon, ezelde nikâhları kıyılmış rûh ve maddenin âhenkli saltanatı ile, aksamadan işlerdi. Aslında madde ile mânânın arasına konan perde sun’î idi. İnsanların cehâleti böyle olmasını istediği için böyle olmuş, zorla ayrı düşürülmüşlerdi. Halbuki iç ve dış tabîat denen âşinâlar, birbirlerini tamamlayan ve bütünleyen iki dost, birbirlerine elest gününden beri âşık iki sevdâlı idiler.
* * *
Mimârını bulmuş ve nizâma girmiş kal’a sâkinlerinin rûh ve hayat tempolarını gözlemek bile zevkti. Çalışıyorlar, yoruluyorlar, hattâ gerekirse ölüyorlardı. Ama kimin için can fedâ ettiklerinin şuûrunda idiler. Bu yüzden de onlara, hırslarının esîri değil, gâyelerinin emîri demek câizdi. O gâye ki insan olmak, insanlığa yakışır bir ruh düzenini cemiyet safları içinde gerçekleştirmek, savaşda barışda insan olduğunu, insanca yaşamak ve ölmek gerektiğini unutmamaktı. Rûh ikliminin dört mevsiminde de değişmeyen kanûn, beşeriyetin yüzünü ağartacak ihtişamlı bir fetih, insanoğlunun kendi kendini fethi, kendi kendisinin efendisi olabilmesiydi. Bu neticeye varınca da, gülistandan da, mezbeleden de feyzini esirgemeyen güneş gibi, kal’a adamlarının da hikmetden irfandan, sevgi ve birlikten etraflarını menfaatsızca nasiplendirmelerine şaşmamak yerinde olurdu. Ne yazık ki dünyâ dünyâ olalıberi, bu anlayışı ha¬reket noktası kabul etmiş kütleler, parmakla gösterilecek kadar azdı. İşte XX. asrın kendilerini medenî sayan milletleri akıl almaz bir vahşet ve dehşetle, çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden kan içiyor, ocak söndürüyor ve hicap duymadan insanlığın yüzünü karartıyorlardı.
* * *
Dünyânın kavgası içinde haşır-neşir olan âdemoğlunun bu kavgayı barışla bitirdiği çok enderdir.Zîrâ basiret gözü açılmamış sıradan insan bu kavganın altında yatan tortuyu göremez. Çünkü kendi içinde barışa varamamış, maddesiyle mânâsı arasında barış yolu bulup sulha kavuşamamıştır. Düşünceler ve duygular bir mânâda âdemoğlunun teb’asıdır. Emri ve idâresi altında olması gereken bu teb’anın isyan ve zorbalıklarını önleyemeyip nizam ve adâleti temin edemedikçe nasıl rahatlayıp barışa erebilir. Sonra da, kendine hayrı olmayandan, başkasına nasıl hayır bekleyebilir? İnsan vücûdunun kıvâmı ve devâmı, elle tutulmaz gözle görülmez milyonlarca zıt canlının vuruşa dövüşe anlaşmaları sonunda meydana geldiği gibi, gene ateşi, suyu, havası, toprağı ile bir zıtlar topluluğu olan dünyâ da, devamlı olarak kavga eden, mürekkebâtının tatlıya bağlanmışlığı yüzünden hayat kaynağı değil midir?
Onun için bu yaradılış âlemine de, tıpkı insan vücûdunda olduğu gibi, birbirlerini kâh ifnâ, kâh ihyâ, ederek, devamlı cenk hâlinde bulunan unsurların güreş sahâsından başka ne denir?
Maddesi gibi mânâsı da bir savaş alanı olan insanoğlu, çeşitli duyguların kıran kırana uruşuna sahne olduğuna göre, yeryüzünden harpleri kaldırmayı hayâl edenlere ancak acınır. Mâdemki insan denen mahlûkta bu intikam, bu kin ve çeşit çeşit hırslar yanardağı vardır. Biribirine sürten çakmak taşından ateş çıktığı gibi, karşılıklı çatışan düşünce ve duyguların da savaşlara yol açmaması nasıl düşünülür? İş, yeryüzünden cenkleri kaldırma gayreti içinde olmak değil, hayat sahnesinden vahşeti, zulmü ve gaddarlığı kaldırmaktır.
***
Ne mutlu idi, hayvanlaşmış ve kudurmuş bir dünyâ ortasında gönül ve sevgi kal’ası kurmuş olana … Ve hele o karaya sığınma hakkı verilenlere … Buradakiler, dünyâ patırdılarının hem içinde, hem de dı¬şında idiler. Herkes gibi yaşıyor, çalışıyor, gezip yürüyor, ama karargâhları olan kal’anın havası içine, göz ve gönül karartan çirkinliklerin, fesatların, fitnelerin girmesine yol verip, huzurlarını yaralamıyor¬lardı.
***
1940 senesinin, kafaları yoran hemen tek mes’elesi, II. Dünyâ Savaşı idi. Kal’alarının içinde uyanık ve tetikde bekleyenlerin de endişeleri yok değildi. Gerekirse, îmanlarının ve topraklarının uğrunda savaşacak, ama canavarlaşmayacak, yaradılmışta yaradanı görmek anlayışından aslâ sapmayacaklardı. Şimdilik, yeryüzünü kana bulayan bu sahte me¬deniyet savaşçılarının seyircisi idiler. Ancak, gaflete düşüp, fesat çerilerini gönülleri kal’ası içine sokmamaları lâzımdı.
Kal’anın ulu kişisi ise, büyük bir uyanıklık ve dikkatle çılgınlar gibi boğuşan dünyânın zebânîleşmiş seslerini ibretle dinliyor ve zaman zaman da bu duygulan tekrarlamaktan geri kalmıyordu:
“- Londra radyosunu açıyorum. İşittiğim ses: Düşman şehirlerine yapılan hücum ve tahribâtı harâretle anlatıyor ve bu hengâmede kendilerinin zarar görmediklerini söylüyor.
Berlin radyosunu açıyorum. Gene vurup – kırma âvâzesi ve yapılan zarar ziyanla övünme …
Roma’da, Paris’de, her tarafda hep aynı terâne, aynı çeşit sesler …
O düşman, bu düşman, şu hâlde dost kim? İnsanlık nerde? O yok işte …

Semâdan bir melek hayretle der: insanlar insanlar!
Nedir bu rûyı arzı kaplayan al kanlar insanlar? Ölen kim, öldüren kim, zulmeden kim, ağlayan kimdir? Biraz fikreyleyin, sizden değil mi anlar, insanlar.
Ey ulu kişi! Onların anlayamayacağını sen de biliyorsun. Yeter ki kal’ anın içindekiler anlasın. Biliriz, bu yeter sana …

02.09.08

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikOruç
Sonraki İçerikFetih

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...