Kendime Mektuplar 11

0
198
Kubbealtı Lugatı

Başkalarına âit sırları kurcalamak hiç de hazzetmediğim iştir. Ancak, şu mektup her nasılsa gözlerimle tanıştı ve hiçbir mahremiyeti kalmadı:

(Benim için bir destan değerindeki mektubunu aldım. Topu topu yedi kelimeden ibâret satırlarına ‘’Can Dostum’’ diye başlamışsın.

Ah!..Bilseydin ‘’can’’ deyince benim bundan ne anladığımı,gene de Can Dostum’’ diye seslenmeye cesâret eder miydin?Emînim ki ederdin.Fakat bilmem benim böyle hitâb edilmeye hakkım var mı?

Lâkin sen, yedi kelimeden birini ‘’can’’,diğerini ise ‘’dost’’ olarak sarfeder; hele hele bunları yan yana zikredersen, bunların mânâsıyla ilgili ‘’hakkımın’’ sınırsız sınırlarını çizmiş olmaz mısın?

Sakın beni ayıplama!

Ortada ayıplanacak bir şey yok ve sen bunu da iyi bilirsin.Zîrâ eğer bu konuda birisini ayıplayacak toylukta olsaydın,tâ işin başından beri bu satırların tâkipçisi olmazdın.

‘’Canı’’ sana ben de anlatamam, ama ‘’dostu’’? Belki… Şimdilik şu mısrâlarla yetin:

Vehbi yâ mestiz ezelî

Biz severiz her güzeli

Anda görüp Lem-yezel’i

İsmini Cânân okuruz!

Sâhi bir de ‘’sevgili’’ sözü geçiyor mektubunda… Güzel bir kelime… Yedi harflik güzel, çok güzel bir kelime bu! Ama mes’ûliyetli… Ve bak, ben bir şey yapmıyorum; işi hep de yedi rakamına bağlayan, sensin. Evet… Ezelden mest olanlar, burada her güzeli severler. Çünkü her güzelde ‘’Lem-yezel’’i görür ve O’na ‘’Cânan’’ derler. Can tâne ise, cânan bütündür.

Sevgili’den,Cânan’dan,Can’dan bahsetmek boşuna…Çünkü bunlar şiirin sonu.Şöyle başlıyor:

Mekteb-i irfâna girip

Âyet-i Kur’ân okuruz

İlm-i ledün vâkıfıyız

Nüsha-i insân okuruz.

Demek ki bir irfan mektebine girmeden Kur’ân’ın âyetlerini okumak mümkün değildir. Hele anlamak? Anlamak değil, söz konusu olan şey okumak.

Ledün ilmine vâkıf olmadan da Kur’ân’ın öteki nüshası olan İnsan-ı Kâmil’i okumak imkânsız!

Bildiğin gibi Kur’ân-ı Kerîm,’’Oku!’’ diye başlıyor; sen ilkin ‘’Ikra’’yı iyi oku!

İnsanların çoğu, târih boyunca bu noktada kaldı. Sen, yürü!

Devâm edelim şiire:

Söylemeyiz nâ-halefe

Böylece erdik şerefe

Vâkıf olup men arefe

Nükte-i pinhân okuruz.

Yeryüzünde devir devir söylenip duran, hep aynı hakîkattir. Ama,’’irfan mektebi’’nin uluları ‘’Men arefe’’ sırrının üstâdından gördüklerini işleyerek, dâimâ bir gerçeği bâzı nüktelerin ardına gizleyerek söylerler. Bunda da şaşılacak bir taraf yoktur. Zîrâ her devirde ‘’İlm-i Ledün Sultânı’’nın buyruğu yürümektedir ki; bu üslûp esâsen O’ndan devşirilmiştir.(Kur’ân-ı Kerîm’in yedi batnı vardır. Bu bir ilimdir. Bu ilim, Ebû Tâlip’in oğlu Ali’ye verilmiştir, öğreniniz) buyuran, O’dur.

Senin, yedi harfle yedi kelimeyle anlattığın merâma kim, nasıl şaşsın?

Gelse güzel bezmimize

Yâd gelmese yanımıza

Münkir ermez sırrımıza

Böylece irfân okuruz.

İrfan mektebi öyle müstesnâ bir yerdir ki oraya ancak ‘’güzeller’’ gelir. Yabancıların; güzelden ve güzellikten anlamayanların ise yanımıza gelmesini istemeyiz. Kaldı ki bedenen yanımıza gelmiş olmak ne mânâ ifâde eder? Hiç!

Gözüne ‘’irfan sürmesi’’ çekilmemiş münkirlerin bu sırra akıl erdirmesi

İse, muhâldir. Çünkü onlar,’’kördürler’’!

Her güzelin hengine biz

Boyanırız rengine biz

Düşmanının cengine biz

Tîğ ile çevgân okuruz.

Biz, diyor: Allah’ın boyasına boyanmışız…’’Allah’dan daha güzel boyası olan kimdir?’’

Düşmanlık edenlerin cengi, bizim için çelik-çomak oyunundan öteye anlam taşımaz! Yâhut onlar çenk çalar, bizse oynarız! Bilirsin; ‘’çevgân’’,eski Türklerin oyunlarından biridir.

Birbirini sevmeyenin

Kendi özün bilmeyenin

Âdem’e baş eğmeyenin

İsmini şeytân okuruz.

İşte işin can damarı!

Kimin haddine düşmüş ‘’birbirini sevmek’’?

Ve ‘’kendi özünü bilmek’’?

Tâ ki Hazret-i âdem’e baş eğinceye kadar… Ki, âdem’e baş eğmeyenin sâdece şeytan olduğunu bilirsin. Bu dünyâda bugün de yarın da her kim kâmil insanı bulmadı ve onun terbiyesine baş eğmedi; şeytanı uzaklarda, meçhûl ve esrarlı yerlerde aramasın, şeytan kendisidir onun!

Âdem’e baş eğmek ise, ne korkudan ve ne de mükâfat ümîdinden olur… Olursa, aşktan olur. Nitekim,

Aşk ile sevdâ ile biz

Derd-i dilârâ ile biz

Tabla-i şeydâ ile biz

Böylece dîvân okuruz

Demiş, Manisa’lı Rifâî Şeyhi Vehbî isimli zât.

Sözü toparlayalım;

Bütün şu sayılıp sıralananlar, olmuşsa… Aşk denilen tılsım sana gülümsemişse; işte ancak o zaman ‘’ezelî mestlikle’’ her güzeli sevdiğin ve ortada ‘’güzel’’den başka bir şey olmadığını anlayıp,’’Cânan’’la biliş tuttuğun söylenebilir.

Sen, o zaman ‘’dost’’ oldun demektir. Bilmem sana ‘’dost’’ deyince ne anladığımı îzah edebildim mi?

‘’Can Dostu’’ ise, kolayına ağza alınacak bir söz değildir; böylesi bir dostluğa olsa olsa ‘’er kişiler’’ soyunabilir. Bunlar ise,’’tenden’’ geçebilenlerdir.

Sakın,‘’Can’’ deyip, geçme… Ve lûtfen bana ‘’Can Dostum’’ demeye devâm et!

Çünkü ben, can olduğumu yakînen bilmiş değilim, ama can olduğuma bütün kalbimle inanıyorum. Hele ‘’dostluk’’?

Ah, hele dostluk?

‘’Sevgili’’,nerede?

Bakarsın sen, ezelî mestlerden bir dostsundur da; bana ‘’Can Dostum’’ demen, senin dostunun nazarında duâ olur; niyâz olur, yakarış olur ve bir gün vakit tamâma erip, dostluğuma ferman çıkar Sevgili’den!

Söyle bana… Benim gibi birinin, o sözlerden bu mânâlara yol bulacağını bilseydin; gene de pervâsızca ‘’Can Dostum’’ der miydin bana?

Söyle, der miydin?)

Yorum yapabilirsiniz...