Kendime Mektuplar 16

0
37

Yazar R.Tekin UĞUREL

Dostum!

Son mektubunda bana,(…Senin gibi düşünmüyorum; benim ne yapacağımı nasıl olur da bir başkası kararlaştırır? Hem, Allah’la kulun arasına kimse giremez) diyorsun.

Ne yazık ki yanıldığını söylemek zorundayım. Ne Allah’la kulun arasına giren var ve ne de seni bir robot gibi yöneten kimse! Bunların hepsi, zan… Evet, zan!

Şöyle düşün; biliyorum ki senin kedin var, o kediyi de çok seversin. Bu kedinin idâresi sende mi? O sevimli hayvanın karnı sen istediğin zaman mı acıkıyor? Hayır!

Acıktığı zaman miyavlıyor yâhut belirli hareketleri yapmaya başlamasından bunu fark ediyor ve ona yemek veriyorsun. Fakat olmayacak bir iş yapmaya kalkarsa bu sefer de ‘’Şişşt!’’ diye îkaz edip kendisini engelliyorsun, öyle değil mi?

Benimki de bundan pek farklı değil dostum. Kedinle senin arandaki sevgi ve bağlılık, nasıl bir dizi ihtiyâcı hâllediyorsa benim durumum da böylesi.

Eğer ben de elle tutulup gözle görülmeyen bir gıdâya ihtiyaç duyuyorsam o ihtiyâcımı en uygun yoldan bildiriyorum ve açlığımı derhâl gideriyorlar; sual sorarsam cevâbını alıyorum, başvurursam çâreyi gösteriyorlar.

En büyük açlık, bilgiye ve irfâna duyulan açlık değil mi? En büyük sıkıntı; aklı nerede ve nasıl kullanacağını bilememektir. İşte bana bunu bildiriyor, bu ihtiyâcımı karşılıyorlar… Tabiî ben merâk edip sorarsam.

Eğer sormaz veyâ konulmuş prensipleri doğru anlayıp uygulamazsan, bu sefer de bundan kaynaklanan olaylarla eğitilir, terbiye edilirsin. Kural bu, fakat farkına varabilirsen.

İster farkında ol, isterse olma… Bütün mes’ele, işte bundan ibâret!

Elbette ki insanoğlu ile bir kedi arasında muazzam farklar var ve insan, çok daha mükemmel meziyetlerle donatılarak dünyâya gönderilmiş. Öyleyse, kedinin ihtiyaçları bize göre çok basit ihtiyaçlardır. Kedi,’’içgüdü’’ deyip geçtiğimiz bir kuvvetle hayat sürer. Ama biz insanlar o içgüdüyü güden Kudret Sâhibi’ni bilmek gibi bir vazîfeye uygun özelliklerle doğmuşuz. İşte bu sebepten, ihtiyaçlarımız öyle geniş bir alana yayılıyor ve öylesine büyük çapta ki; çoğu zaman bunların farkına varmadan ölüp gidiyoruz. Ve gene çoğumuz, bizde gizli büyük enerjinin ne olduğunu da bilemiyor.

Bizim, korkunç denecek boyuttaki ihtiyaçlarımızın, gene bizde gizlenmiş bu muazzam enerjiyle karşılanacağını bilemediğimizden, uydurma ve aldatıcı şeylerle oyalanıyoruz. Kedinin, köpeğin çâresi kendisinde değildir, ama bizim çâremiz bizdedir.

İşte… İsteyene, tâlip olana kendi bakışını kendi içine çevirmeyi ve kendisindeki cevherle tanışmayı öğreten böyle bir mürebbî, nasıl olur da Allah’la kul arasına girmiş sayılır? Şuna bilhassa çok üzüldüm; bana söylediğin bu söz, yâni ‘’Allah’la kulun arasına kimse giremez’’ lâfı, bizim kültürümüzün; bizim îmânımızın hiç mi hiç tanışmadığı, yabancı, Hrıstiyanî düşüncenin malı olan bir kelime. Evet, bu söz, yerinde kullanılırsa son derece doğru bir sözdür. Fakat yeri neresidir, doğru anlayış nedir? Rastgele konuşmak, sağdan soldan duyduğunu ezbere tekrarlamak; sıradan insanların işidir, sana bana uygun düşmez ve yakışmaz. O hâlde bu ezberi bozup, biraz düşünelim;

Mâdem ki Allah bir inanmış kimsenin gönlüne sığmıştır; O’nunla kulu arasına kim girebilir?

Böyleyken, peygamberleri nereye koyacak ve ‘’Allah’la kulun arasına kimse giremez’’ sözünün doğruluğunu incelerken, o yüce insanları nasıl değerlendireceğiz?

Başta bizim Peygamberimiz ve diğerleri; doğruyu, güzeli, mükemmeli biz insanlara öğretip gösterirken Allah’la aramıza mı girmiş sayılırlar?

Eğer sence sayılmıyorlarsa, Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış; O Peygamber’in vekîli ve vârisi olan yüce velîler, nasıl oluyor da Allah’la kulun arasına girmiş bir papaz yerine konuyor, söyler misin?

NOT:Devâmını bir sonraki mektubuma bırakıyorum.Selâm ve sevgiler.

PAYLAŞ
Önceki İçerikKendime Mektuplar 17
Sonraki İçerikKendime Mektuplar 15

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...