Kendime Mektuplar 17

0
200

Mangalda üzeri küllenmiş bir ateş varken bu ateşi bir maşa ile eşeleyip, çevredekilerin ısınmasını sağlayan eli hangi akıl ve hangi mantıkla suçlarız?

Mangal, bizim bedenlerimiz dostum… Kül de bütün fânî, geçici engeller ve perdeler. Yâni senin anlayacağın kelimeyle söylersek,’’ego’’! Ateş için ise, nasıl istersen öyle düşün!

Biz, neyi nasıl yapacağımızı çok iyi bilirmişiz gibi:’’Nasıl olur da benim neyi nasıl yapacağımı bir başkası söyler?’’ demek –kusûra bakma ama-

En büyük bilgi noksanıdır.

Bilmek demek, o bildiğini yapmak demektir. Beşerin yaptıklarına bak da, insan kılıklı beşerin bilgisinin cüceliğini anla! Şu hırslar, şu kavgalar, savaşlar… Haset, dedikodu, yalan… Kan, zulüm ve işkencelere bir bak!

Şaşılacak, yüz kızartan bir başka gerçek de şu; bu devirde en basit bilgileri bile büyük paralar ödeyerek öğrenen insanoğlu, ‘’kendisine kendisini bildirmek için’’ bizden bir kuruş dahî istemeyen gönül adamlarına yüz çeviriyor, onlara dil uzatıyor, taşlıyor. Bizden hiçbir maddî talepde bulunmayan gerçek insanların bize bizi öğretmek için çırpınışlarını yanlış algılıyoruz. Onlardan ve onların dostluğunu kazanmayı başarmış kimselerden bile âdetâ kaçar gibiyiz.

Eğer insan bilse ki böyle yaparak kendi varlığına en büyük ihânet gene kendisinden geliyor, hiç hatâsında ısrâr eder miydi?

Görüyorsun; bütün fâciâ, bilgi noksanından kaynaklanıyor. Bilenlerle bilmeyenler aslâ eşit olmuyor. Beşer dediğimiz insan kılıklı da târih boyunca hep ‘’bilmesi gerekenleri’’ değil de, basit ve ucuz; sıradan şeyleri öğrenmeyi bir mârifet saymıştır.

Sevgili dostum!

Hiç zannetme ki bu yolda, yâni sayıp sıraladığım bilginin has olanını öğrenirken o insanın şahsiyetine bir müdâhale var. Hayır, aslâ böylesi değil! Sen, kendi şahsiyetin; kendi istîdat ve kabiliyetlerinle baştan sona hürsün… Ama bunların nasıl ve nerede kullanılacağını bilmediğin için; en doğru yerde en uygun miktârını ortaya dökmeyi öğreniyorsun. Özetle, kendi kendini keşfetmektesin; eksiklerin ve fazlalarınla sen, seni bilmeye ve sevmeye başlıyorsun.

Tabiî bütün bu söylediklerimiz, normal insanlar için. Burada normal kelimesi biraz kaypak oldu, açalım. Bildiğin gibi,’’Normal’’ sözü, yabancı dilden gelme ve ‘’belli normlara uygun’’ demek oluyor. Üzerinde durduğumuz konuda normal insan, üstte sıraladığım bütün bu teklifleri tamâmen inkâr etmeyip; yer yer îtirazda bulunsa da, bunların olabileceğine ihtimâl verecek esneklikteki insan demektir. Herhangi bir mes’elede îtiraz etmek; düşünen, tefekkür sâhibi insanın kârıdır ve son derece makbûl bir meziyettir. Sualleri olmayan insan, mes’elesiz ve gerçek peşinde koşmayan insandır; o bir tembellik örneğidir. Böyle insanlar, hiçbir kültürde, hiçbir inanç sisteminde önemsenmemiştir; önemsenemezler.

Hayatta hiç helva yapmamış bir insan için unu, şekeri, yağı karıştırıp ateşte pişirmek ne zor ve ne karmaşık bir iştir, değil mi?

Böyle birinin:’’hayatta helva diye bir şey yoktur’’ iddiâsıyla ortaya çıkması nasıl kahkahalara yol açarsa; usta bir terbiyecinin eline geçen insan kılığındaki malzemeden de ‘’gerçek insan’’ meydana gelebileceğinin inkârı, aynı derecede gülünçtür.

Mürebbî, beşeriyet mutfağının usta aşçısıdır; hiç umulmadık malzemeden enfes yemekler yapar. Aşçılık nasıl apayrı bir meslekse, hayvan terbiyeciliği nasıl ustalık ve eğitim isterse; bu da en az onlar kadar ustalık gerektiren bir meslektir, üstelik Peygamber Mesleği’dir.

Yorum yapabilirsiniz...