Mahmut Ragıp Bey'e Göre 'Alaturkacılar'

0
51

Mahmut Ragıp Bey’e göre ‘alaturkacılar’ nasıl cezalandırılmalı?

Türkiye’de sosyolojik anlamda çoksesliliğe şiddetle muhalif olanların başında çoksesli Batı müziği mensuplarının gelmesi sizce de tuhaf değil mi?

Halkın yüzde yetmişi kendisinden farklı düşündüğü için Türkiye’nin “ortaçağ karanlığı”na sürüklendiğini, bu yüzden ülkesini terk etmek istediğini söyleyen piyanistin zihniyet dünyası dikkatle tahlil edilirse, arkasında bu yüzde yetmişi gözden çıkarabilecek bir totaliterliğin yattığı görülecektir. Bu fikrimi fazla abartılı bulanlar olabilir. Ama bizde “musiki inkılâbı”nın öncü isimlerinden Mahmut Ragıp Kösemihaloğlu’nun “Musiki İnkılâbı Şenlikleri” (Varlık, nr. 35, 15 Birincikânun 1934) başlıklı yazısını okursanız bana hak vereceksiniz.

Yıl 1934. Musiki inkılâbı yapılmış, Türk musikisi radyodan, konservatuardan, okullardan kovulmuş! Halk, piyasada bulabildiği taş plakları -ki bir ara onların da toplatılması düşünülmüştü- veya Kahire Radyosu’nu dinleyerek musiki ihtiyacını karşılamaya çalışmaktadır. İşsiz kalan hanende ve sazendelerin bir kısmı, medar-ı maişet motorunu yürütebilmek için gazino ve meyhanelere düşmüşlerdir. Bu arada Türk musikisiyle Batı musikisinin imkânlarını birleştirerek “modern alaturka”, “alaturka salon orkestrası” gibi isimlerle çıkış yolu arayanlar da vardır. Bu amaçla kurulan ve piyano gibi bazı Batı sazlarıyla armoni, solo, orkestra gibi Batı müziğine has terimleri de kullanan bir topluluk Ankara’da bir gazinoda bir konser verir. Mahmut Ragıp Bey, bu konser hakkındaki yazısında, topluluğu aşağılayıcı bir üslûpla tasvir ettikten sonra diyor ki:

“Bu adamlar bilmiyorlardı ki tarihî Türk sanatı çoktan devrini kapayıp divan edebiyatı gibi ortadan çekilmiş, alaturka adı altında son nefeslerini yaşayan yukarıda söylediğim kepazelikler ise polis kuvvetiyle ve kanunlarla yasak edilmesi lâzım gelen maneviyat mikropları olup kalmıştı.”

Mahmut Ragıp Bey, bu kadar hakaretle yetinmiyor ve eski musikiyi yaşatmaya çalışanlara nasıl cezalar verilmesi gerektiğini Avrupa tarihinden bir örnekle anlatıyor:

“Eski zamanlarda Avrupa’da da bu gibi mikroplu musikilere karşı devlet kuvvetlerinin harp açtığı, kanunlar çıkardığı görülmüştür. Meselâ İsveç’te öyle bir devir gelmiş ki büyük şehirlerde ahlâksızlık ve ruhsuzluk terennüm eden şarkıcılar idama mahkûm edilir olmuşlar; hem de öyle alaylı bir şekilde tatbik olunan bir idam cezası ki, anlatmadan edemeyeceğim: Geniş bir meydanın ortasına sun’î ve dik bir tepe yapılıyor. Tepenin etrafına idamı seyredip eğlenecekler yığılıyor. Mahkûm tepeye çıkarılıyor. Bir de dana getiriyorlar. Dananın kuyruğu iyice yağlanmıştır. Bir iki kişi danayı sopalarla dövüp tepeden aşağı kaçırmağa çalışacaklardır; bu esnada, mahkûm da onun yağlı kuyruğundan geri doğru asılacak, kaçırtmamağa çalışacaktır. Şayet yağlı kuyruk elden kayıp da hayvanlar kaçarsa idam tatbik olunacak; yüzde bir ihtimal ile zapt etmeye muvaffak olduğu takdirde ise ölümden kurtulacaktır. Fakat hayvanlar yüzde doksan dokuz dayaktan yakayı kurtardıkları için, seyircilerin kahkahaları ortasında mahkûmların kelleleri uçuruluyordu!”

Üslûbundan “alaturka”cıları böyle bir cezaya çarptırılmış görmekten çok mutlu olacağı anlaşılan Mahmut Ragıp Bey’in “kepazelik” ve “mikroplu musiki” dediği, Itrî’lerin, Dede Efendi’lerin, Hacı Ârif ve Tanburi Cemil Bey’lerin musikisi… Alay ettiği topluluk da muhtemelen Samih Rifat’ın kardeşi Ali Rifat Çağatay’ın tarzını benimsemiş “şef d’orkestr”li bir topluluk… Ve lâyık gördüğü ceza, aşağılayarak idam etmek…

Klasik musikiyi “tu kaka” edenler, fikir ve eylemlerine, bizim asıl musikimizin halk musikisi olduğunu iddia ederek bir meşruiyet kazandırmaya çalışırlardı. Halk musikisi farklı bir kaynaktan geliyormuş gibi… Mahmut Ragıp Bey’in bu görüşle yazdığı Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz (1928) adlı kitabı kısa bir süre önce yeni harflere çevrilerek yayımlandı.*

Aslında Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları’nda ortaya attığı bu sakat düşünce hâlâ devam ediyor. Nitekim ünlü piyanistimiz de, yukarıda kısaca özetlediğim görüşlerini açıkladıktan sonra, “Besteci ve piyanist yönümle Avrupa müzik kültürünü temsil etmeme rağmen, kökenim olan Anadolu halk kültüründen hiç kopmadım. Bunu herkes bilir. Bütün eserlerim halk kültürüyle yoğrulmuştur” demek ihtiyacını hissediyor.

Halk kültürüyle yoğrulmuşmuş! Birkaç türküyü armonize etmiş veya birkaç nağmeyi kullanmış olmalı! Piyanistin sözünü ettiği halkın yüzde yetmişinden bağımsız bir halk kültürü olsa gerek! Eğer yüzde yetmiş de piyanistin anladığı mânâda halkın bir parçasıysa, kültürüyle yoğrulup kendisini reddetmek de ne demek oluyor? Âşık Veysel’e bir gün Ruhi Su’dan bir halk türküsü dinletmiş ve fikrini sormuşlar. Veysel’in biraz düşündükten sonra verdiği cevap harikadır: “Dağlarda gösterişsiz, fakat çok hoş rayihalı çiçekler olur. Şehirliler bunları görür, bahçelerinde yetiştirmeye heveslenirler. Yetiştirirler de. Hatta onlarınki daha güzel, daha gösterişli olur. Gelin görün ki, rayiha artık o rayiha değildir”.

Sevimli piyanist, yanlış hatırlamıyorsam, Veysel’in köyü Sivrialan’da bir konser vermişti. O zaman kendisine bu anekdotu anlattılar mı, çok merak ediyorum! Halkın yüzde yetmişi olmasaydı, memleketi ne güzel idare ederlerdi, değil mi? * Mahmut Ragıp Gazimihal, Anadolu Türküleri ve Musiki İstikbalimiz (haz. Mehmet Salih Ergan-Ahmet Şahin Ak),

Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007. Mahmut Ragıp Bey, sözünü ettiğimiz yazısında “Kösemihaloğlu” soyadını kullanmıştır. Daha sonra yazdıklarında “Gazimihal”i kullanır, fakat İdil Biret’e 1951’de imzaladığı fotoğrafını “M. R. Kösemihal” diye imzalamıştır

Beşir Ayvazoğlu 03.01.08

PAYLAŞ
Önceki İçerikTeknoloji İnsanı Yiyor
Sonraki İçerikBir Öğrencimin Bana Öğrettikleri

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...