Mavi Defter 10

0
165

Hocasından -defterin 9’uncu sayfasındaki mektubu- alıp okuyan adam, hatâsını anlamış.

Anlamış ama, anlaması gerektiği kadarını anlamış. Allah, her şeye bir ömür biçtiği gibi; her hâdisenin zuhûra gelmesini de belli vâdelere bağlamıştır. Hiçbir vak’a, vakti gelmeden yaşanmaz.

Fehmediş, anlayış için de bu kânun, geçerlidir.

Hiçbir hakîkati, o idrâk seviyesine erişmedikçe anlayamayız.

Ama, anladığımız zannına kapılırız.

Bir şeyi tam anlayacak olgunluğa erişince; bu sefer, öğrenip anlıyacağımız yeni bir merhâlenin hazırlık safhasıyla uğraşırız. Zirâ yaradılış ve yaşayış, problemler manzûmesi değil.. sırlardır.

Bir hakîkati lâyıkıyle idrâk edecek kıvâma gelmedikçe, bir adım ötesine izin vermezler.

Bu yüzden, her çağın hattâ her ânın idrâki kadar gafleti de, başka başkadır.

İşte, mektubu alan derviş de, kendi idrâk ve irfânının o andaki vûs’ati ne kadarsa; işin, o kadarını anladı.

Ancak, içinde, hocasının sözleriyle amel etmek istiyâki, ziyâdeydi; bu arzuyu duyuyordu.

Aradan zaman geçtikçe yeni gerçekleri keşfetti. Aynı mektubu, defâlarca okudu ve her okuyuşta yeni ipuçları yakaladı.

Ve anladı ki; karşısında “Ben senin hocanım, mürşîdinim!” diye iddiâ sâhibi biri de yoktur.

Çünkü, günlerden bir gün, “Başımız, Efendimiz’dir. Lâkin, insanlar zâhiren başlarında müşahhas birini görmeye muhtaçtırlar. Bizim, nemiz var ki?…” sözünü işitmiş ve önünde yeni ufuklar açılmıştı.

Demek ki, işin şeraiti buydu. Hazret-i Peygamber’e giden yol, bir Kâmil kişinin gönlünden geçiyordu.

Oradan geçebilmek için de, bir asker disiplini içinde “uymak” gerekiyordu.

Gâye, o gönle vakitsiz yaklaşarak yanıp yok olmak değil; tedrîcen yaklaşıp, bağışıklık kazandıkça daha da ilerlemekti. Ki, bir yandan da bu toprak bedenin îcaplarına uymak, günlük hayâtın gereklerini yerine getirmek mümkün olsun.

Çünkü maksad; gökyüzünde melekvârî yaşamak değil, mânevî semâların ölçüleriyle melekleşmiş hâlde, dünyâda herhangi bir insan gibi hayat sürebilmekti.

Bunu lâfzen de olsa anlamak, o adamın koca bir ömrünü aldı. Ben ise, sözünü ettiğim bu adamdan duyduklarımı nakletmeye çalışıyorum.

Hattâ bir gün, gene pervâneden konuşurken, demişti ki:

“Işığı ayrı, pervâneyi ayrı görene şaşarım. Seni ayrı, beni ayrı görene sen nasıl şaşarsan; aynen öle işte! Bizi, isteyen istediği kadar ayrı kabûl etsin.. ayrı olmadığımızı biz, biliyoruz. Yetmez mi?”

Hocasının bu sözleri söylemesine rağmen, adam, ömrünün sonuna kadar aslâ öne geçmedi; öne geçmek şöyle dursun, bu aynîliği kat’iyen eşitlik gibi görmedi.

Edep, dâima neyi gerektiriyorsa; adam, o şekilde davranmaya özen gösterdi.

Cevher aynı cevher olsa dahî, bunun böyle olduğunu öğretenle, öğrenen; farklı bedenlerde yaşadıkça, öncelik elbet öğretici olanındı.

Ruh’la nefs gibi…

Kıdem, rûhun değil mi?

Büyük-küçük, güçlü-zayıf.. hep aynı ölçüyle devredip duruyor kâinat…

Çeken mi, çekilen mi?

Yakan mı, yakılan mı?

Aydınlatan mı, aydınlanan mı kıdemlidir; güçlüdür, büyüktür?

Ne dersin?

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.