Mektebe Başlayış

0
78

–Yüz yıl kadar önce–

O devrin çocuğu dört yaşında ve dört aylık oldu mu,mektebe başlatılırdı.Tam bu yaşta mektebe başlamak uğur sayılırdı.

Birkaç ay,bâzan bir yıl evvelinden bu iş için hazırlıklara başlanırdı.Çocuğun annesi,yâhut ki,âilenin en mârifetli kadını hangisi ise,çarşıdan aldığı veya sandıktan çıkardığı kadife,atlas,peluş gezi bir kumaş parçasından müstakbel mekteplinin cüz kesesini biçer,diker,işler,hazırlar,ondan başka bir de yuvarlak,gösterişli minder yapılır,cüz kesesinin içine Sahhaflar’dan tedârik edilen bir tâne,sarı kâğıtlı ‘’Elifbâ-yı Osmânî’’ yerleştirilir,sonra hepsi bir kenara konurdu.

Arabî aylardan Safer’e rastlamamasına dikkat edilerek,seçilen mektebin –ki ekseriya aynı mahallede bulunurdu—hocasına haber gönderilir,gidip kendisiyle konuşulur,gün kararlaştırılırdı.Bu gün de,ya Pazartesi veyâhut ki,Perşembe olurdu.

Daha evvel,zihni açık,feyzi ziyâde olsun diye Eyüp Sultan gibi,Baba Câfer gibi,Beşiktaş civârında Yahya Efendi gibi evliyâların türbelerine götürülerek türbedâra nefes ettirilen,tesbihten geçirtilen çocuk,bundan sonra da âilenin büyüklerine,yakın ve hatırlı dostlarına el öpmeye,duâ almaya sevk edilir,nihâyet merâsim günü gelir çatardı.

O sabah ya bir fayton araba,yâhut ki Midilli denilen ufak bir at kapının önüne getirilerek,çocuk ona bindirilir,yeni urbalarının içinde,cüz kesesi boynunda,nazarlığı fesinin ibiğinde veya omuzuna kurdela ile iliştirilmiş olduğu halde, –Küçük Bey—içinde birer parçacık sevinç ve gurur sezilen şaşkın bakışlarını etrâfına gezdire gezdire,Alay yola düzülürdü.

En önde,başının üzerinde minderi taşıyan,yarım pabuçlu,yırtık elbiseli Kalfa,onun arkasında rahleyi hâmil/yüklenmiş mahalle Bekçisi daha sonra çocuğun etrâfını kuşatmış mektep arkadaşları,en arkada âilenin büyüklü küçüklü erkân ve mensupları,ilâhiler okuyarak, ‘’âmiiin,âmiiin!’’ diye bağırarak yürürlerdi.

Mektebin kapısında ekseriya kurban kesilir,çocuk mektepten içeriye ilk adımını9 o kurbanın kanına basarak atardı.

Mektep muhtelif ise,yâni kız erkek bir arada okuyorlarsa,Alay’a iştirak etmeyen kızlar bayramlık elbiseleriyle önceden gelmiş,yerlerine oturmuş bulunurlardı.Kafile içeriye girer girmez,iri kavuklu, torba sakallı,kerli ferli Hoca Efendi sınıf kapısından karşılar,herkese yer gösterir,çocuk birden bire ürkmesin diye ona da iltifat ederdi.

Alay’a iştirak edenler yerlerine geçip oturduktan sonra,Kalfa ile Bekçi minderi yere,rahleyi de önüne koyarlar.Hoca Efendi de kendi postuna çöker.Heyecandan tir tir titreyen dört buçuk yaşındaki sabî de mini mini elleri ile kesesinden çekip çıkardığı Elifbâsını hocaya,ürkek ürkek uzatırdı.

‘’Vurduğu yerde gül bittiği’’ rivâyet edilen ve ilk dürtüşte bir Mürebbîden ziyâde bir cellât tesiri yapan çatık kaşlı,asık suratlı,zebellâh gibi hocanın önünde kapancaya/tuzağa tutulmuş zavallı bir kuş helecanı ile ürperen bîçâre/çâresiz çocuğa; o âna kadar tamâmiyle yabancı olan kitabın ilk sayfasında ilk satıra kalın,tüylü bir parmak konar, bir ses de aynı zamanda gürler gibi hitap ederdi:

–Bismillâhirrahmânirrahim!

Bu Besmeleyi,incecik,fısıltı hâlinde diğer bir ses,çocuğun sesi tekrarlardı:

–Bismillâhi…rahmânir…rahîm!

–Rabbiyesir…

–Rabbiyesir

–Velâtuassir…

–Velâtuassir…

–Rabbitemmim,bilhayır!

–Bilhayır…

–Elif,be,te,se,cim…

Bu beş harf de tekrar edilince artık merâsim tamam sayılırdı.Zîra o gün için,ufacık kafayı daha ziyâde yormak,küçücük sinirlerin gerginliğini devam ettirmek mânâsız ve lüzumsuzdu.Bu bir damlacık insan yavrusu,ilim denilen sonsuz ummânın kenarından,artık dalmış sayılırdı.Bundan böyle kendisine istîdâdı,kaabiliyeti,hevesi ve kısmeti varsa,en geniş ufuklar açılmaya başlayacaktı.

Son bir duâ,yine dapdaracık,basık tavanlı,kasvetli dershânenin içerisini çınlatan âmin sesleri…Akrabânın bulunduğu köşeden akseden kısık kısık sevinç,iftihar hıçkırıkları…

Derken,mağrur Baba kalkar,Hoca Efendi’nin yanına sokulur,çekingen bir tavırla onun avucuna bir iki Mecidiye…Bir altın,kudreti neye yetiyorsa sıkıştırırken:

–Bundan sonra evlâdım evvel Allah,sonra size emânet! Eti sizin,kemiği benim…

Demeyi de unutmazdı.

O aralık mütehayyır/hayret dolu nazarlarını,müstakbel arkadaşlarının doldurdukları sıralardan,duvarda asılı falaka takımına,oradan Hoca’nın arkasında duran boy boy değneklere,değneklerden tavanda sarkan örümcek ağlarına gezdiren çocuğun içinde garip bir üzgünlük peyda olur;gözleri gayr-ı ihtiyârî/elinde olmaksızın dumanlanır,artık nihâyet bulan serâzatlık/özgürlük günlerinin tahassürü/hasreti baş gösterir.

Hoca Efendi bir işâret verir…Talebe kapının dışında iki keçeli/sıralı saf kurarlar.Mes’ut Baba,onları da sevindirecek,kendi sevincinden onlara da pay ayıracaktır.

Bir bir uzanan minicik avuçların içine çil kuruşlar,ikilikler bırakılır.

–Allah zihin açıklığı versin! Mâşaallah! Tebârekallah!

Diye duâ eden Kalfa’ya,Bekçi’ye de münâsip bahşişler verilir.Ve bu defa alaysız olarak dönülen evde,artık okurların,efendilerin arasına geçmiş bulunan ciğerpâresini bağrına basan Anne,bir sinir buhrânına tutulur,ayılır,bayırlır…

–Yâ Rabbim! Güveyliğini de göster bana inşaallah!

Diye haykırır.

Çocuğu,nazar değmesin için tütsülerler,herkes ayrı ayrı onu kucaklar,şapır şupur öper,yüzü gözü tükürük içinde kalır.

O esnâda onun aklı ise başka yerdedir.Mektebin avlusunda bir aralık gözüne çarpan erik ağacında…

——————————-

(*)– Yedigün Neşriyatı. (Yayın târihi belirtilmeyen ve yazarı zikredilmeyen, fakat en az altmış yıl once yayınlanmış Dünden Hâtıralar isimli bu kitapçık taki makaleler bizce Ercüment Ekrem’e âittir. Yazıları süsleyen resimleri ise Münif Fehim çizmiştir.)

 

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikNamaz-1
Sonraki İçerikÖfke

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...