Mesnevi Terbiyecisi ve İnsanlık Alemi 1

0
46

-Sâmiha AYVERDİ-

İnsanlık âlemine Hak’kın bir tebessümü olan Hazret-i Mevlânâ, terbiyecilik ve öğreticilik şevkini, aşk, şiir ve san’at hazinelerini, çesitli yollardan ve çeşitli eserler ile beşeriyete sunmus ilâhî bir rahmettir. Didaktik kabul edilmiş olmasına rağmen bir fikir ve ruh lirizminin ap açık bevânı olan muhteşem Mesnevîsi ile felsefe ve îmanı kuru nazariyeler olmaktan çıkarıp hayâta mâletmiş, böylece de yaratıcı ve aksiyoncu bir hüviyet bahşettigi tefekkürüne can vermiştir. Fakat insan psikolojisini çok iyi bilen Mevlânâ, imanı ve felsefesini hayatla aynîleştirirken, bu sâhâne zihin ve vicdan bereketinin başına güzel san’atların tâcını giydirmesini de bilmiştir. İste o zaman ne olmuştur? Saz, siö ve raks el ele vererek, îman heyecanlarını ve dolayısiyle ibâdeti bir extaze, bir ilâhi vecd ve istiğrak durağına yükseltmistir. Bu sûretle de Ademoğlunun muhtelif frekanstaki dağınık enerjisi. tek ve birleşik bir kudret kaynağı hâlinde toplanıp kuvvetlenerek, insanla Allah arasındaki engelleri yıkan büyük bir ilâhî heyecânın ta kendisi olmuştur.

Bu tevhidci zevk ve heyecanın cemiyete kazandırdığı Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsâmettin Çelebi gibi kendi devrinin isimlerinden başlayarak, gide gide Şeyh Gâlip’te şiir, Hammâmîzâde’de mûsıkî olan da hep aynı toplu heyecan, aynı birleşik îmandır ki dalgalarını günümüze kadar uzatmaktan hâlî sayılamaz. Raksı ibâdet kisvesi içine sokan Mevlânâ Celâl-ed-dîn-i Rûmî, onu şiirin ve mûsıkînin de katıldığı ve adına semâ’ dediği öyle bir olgunluğa yükseltmiştir ki asırlar boyu mevlevîhâneler, bu söz, saz ve hareketin mûcizeli işbirliği ile cemiyet rûhunun karanlıklarını yarıp insanoğluna tefekkür ve îmanın kapılarını açmıştır. Bu sûretle de aşk ve zevk aşısı almış olan pasif, durgun ve battal topluluklardan, bu ham ve dağınık materyalden, uyanık, cevval ve bilhassa müşterek gâyeye bağlı idealist ve birleşik irfan merkezleri meydana gelmiştir. İşte bu zaferden ötürüdür ki, tesir ve nüfûzu asırların üstünden aşan O velîye,bir mücâhid kahraman demek yerinde olur.

Ama Mevlânâ’ya, yalnız bir mütefekkir terbiyeci, bir san’atkâr ve hattâ kahraman gözü ile bakmak da kâfî değildir. Zîra, aynı zamanda bir medeniyet kurucusudur. Öyle ki topsuz tüfenksiz, kansız, kılınçsız giriştiği irfan savaşı ile gelecek zamanları fethederek, kurduğu medeniyeti bu gök kubbe altında âbideleştirmiş büyük dehâdır.

Bir ruh mîmârı, bir san’at ve fikir yapıcısı bir medeniyet inşâcısı olan Mevlânâ Celâl-ed-dîn-i Rûmî, XIII. asır Anadolusunun huzursuz haritasını bir tarla sürer gibi kazmış, bellemiş, ekmiş, böylece de gelecek zamanların mânevî ve medenî zâhiresini hazırlamıştır. Öyle ki iktisâdî krizler, askerî ve siyâsî hezimetlerle temelleri sallanan cemiyeti, tıpkı bozuk ve çürümüş bir malzeme gibi ele alarak, ondan yepyeni, tâze ve sağlam bir terkip meydana getirmek hünerini göstermiştir. Ümidi ve dayanağı kaybolmuş topluluklara ilâhî heyecanın, saf îmanın,rabbânî aşkın kapılarını açarak,onu bir ruh ijyenine götürmek,değme kahramanın başaracağı bir cihad değildir.

Şu da dikkat edilecek bir keyfiyettir ki, büyük velî, kütleleri terbiye ve istikametlendirmekte aslâ zorlama ve sun’î bir metod kullanmamıştır. Bilâkis, onun terbiyeciliği, tamâmiyle insan tabiatına uygun bir anlayışın mahsûlüdür.Doğrudan doğruya insanoğlunun benliğine el uzatmış,azgın,mütecâviz ve yıkıcı enerjiyi alarak bunları aşk ve îman haddesinden geçirip hikmet,irfan ve fazîlet hâline gelmesini sağlamıştır.

Anadolu’nun Türkleşmesi ile başlayan îman hayatı, daha o zaman müesseseleşerek tekke ve zâviyelerin disiplini içine alınmış bulunuyordu. İçtimâî hayatın hem kurucusu hem koruyucusu olan bu merkezlerin faaliyeti netîcesi olarak da tasavvuf felsefesi, devlet ve millete şâmil aktif ve yaygın formunu bulmuş, netice îtibâri ile de içtimâî düzenin esaslarını kurmuştu.

Devletin kuruluş ve yükseliş devirlerinde tekke ve zâviye demek, vazife şuûru ile z,inde ve mes’ûliyetlerini idrâk etmiş toplulukların müşterek bir idealde elele ve baş başa verdikleri tasfiye ve terbiye ocakları demekti. Gerçi Mevlânâ’nın bir tekkesi yoktu. Fakat asırlardır cemiyette yer almış ve söz sâhibi olmuş bu ocakların teâmül ve prensiplerinden de zerrece uzak değildi. İşte Mevlânâ da asırların ardından süzülüp gelen aynı tasavvuf geleneğinin kubbesi altında çerağını uyandırdı ve yüceden yüce insanlar yetiştiren aynı sisteme bağlı olarak, meş’alesinin aydınlığını o günden bugüne kadar getirdi.

Şu da büyük velînin lehine kaydolacak bir gerçektir ki cümle

Âleme ilim, hikmet, aşk ve irfan sebîli açarken, aslâ bir Hallâc-ı Mansur edâsı içinde kalmamıştır. Şüphe yok ki Mansur, Enel-Hak derken samîmî ve mâsumdu. Fakat Mevlânâ, yarı yolun îcâbı olan bu devrenin adamı olarak kalmamış, çok ileri geçerek muhteşem bir kulluk ve fânîlik tevâzuu içinde, kendini insanlarla bir hizâda tutmuştur. Onun için de yalnız bir ömür değil, yedi yüz yıldır irşad kürsüsünden inmemiş olmasına ve sesini bütün dünyâya dinletmekde devam etmesine şaşmamalıdır.

PAYLAŞ
Önceki İçerikYahya Kemal Beyatlı'ya Dair
Sonraki İçerikKirlenir

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...