Mesnevi Terbiyecisi ve İnsanlık Alemi 4

0
194
Kubbealtı Lugatı

XIII. Yüzyılı dölleyip,gelecek zamanların medeniyet zürriyetini hazırlayan dünya görüşü,bugün de,ona tâlip olduğumuz takdirde,şu ağzının tadı kaçmış ve benliği şahlanmış dünyaya da elbet el uzatıp yol gösterecektir.Yeter ki biz insanlar,O cömert vericinin karşısında iyi niyetli bir alıcı olabilelim.

Şüphe yok ki Âdemoğlu Mesnevî irfânını,Mesnevî kültürünü hazmedip bu felsefeyi hayâtına bir solisyon gibi karıştırarak amel edecek olsa,yine dünyânın yüzü güler,yine fesat,zulüm ve adâletsizlik azınlık husutlarına çekilerek silinip gizlenir.

Mâdem ki iş böyledir, şu halde ne duruyoruz? Neden maddemize de mânâmıza da yetecek bu nafakadan kendimizi mahrûm ediyoruz? Âşikâr ki biz, altın hazinesi içinde açlıktan ölen adam gibiyiz.Mâziden devraldığımız öyle bahâ biçilmez bir mânevî servete sâhip olduğumuz halde,içine hapsolup kaldığımız cehâlet ve gaflet yüzünden bu hazînenin ortasında açlıktan kıvranıp durmaktayız.

Halbuki bu varlığa yalnız biz değil,bütün insanlık âlemi muhtaçtır. Zîra ne kadar farklı medeniyetlerin malı olursak olalum,beşer olarak müşterek ihtiyaçlara sâhip bulunmak bir yaratılış zarûretidir. Mânevî nafakadan,ruh ijyeninden ve her türlü moral değerlerden mahrum olarak yetiştirdiğimiz nesiller,vicdan,ahlâk,vazîfe ve mes’uliyet şuurundan da boş olarak hayata atılıyorlar.Netîcede de cemiyetin yüz ağartıcı bir elemanı olacak yerde,bir yüz karası olarak kadro dışı ediliyorlar.

Halbuki en azdan,biz de o suçlular kadar suçlu sayılırız.Zîra insanlık târihi göstermiştir ki,cemiyetleri dört başı mâmur terbiye ve formasyona götüren, ne kanunların baskısı ne de cezâ müeyyidelerinin korkusudur.Bir vicdan ve îman terbiyesinin okşayıcı müdâhalesi olmadan hayvanî zaafların kisve değiştirip yüksek vasıflar ve fazîletler hâline gelmesi hemen de mümkün değildir. Koruğun şeker gibi tatlanması için güneşin terbiyesine nasıl ihtiyacı varsa,salkım salkım dünyâyı dolduran ekşi ve buruk kütlelerin de kıvama gelmesi için ısıtıcı ve hayat verici bir mânevî güneşe ihtiyaçları âşikârdır.

Ağacın kökü hasta ve çürük olursa, ondan sağlam meyve beklemek safdilliğin tâ kendisidir.Bu yüzden de asıl alâka ve himmet bekleyen köktür. Yâni kütlenin bütününe hitap edecek,bütününü içine alacak kültür hayâtıdır. Biz ise toprak altında,gözlerden ırak ve kendi dertleriyle baş başa can çekişen kökün hâlini sormuyor,derdine el vurmuyoruz.Ancak onun toprak üstünde ve göz önünde olan çürük ve bozuk mahsullerini gördükçe kızıyor, üzülüyor,öfkemizi alamayınca da cezâya çarptırıyoruz.Halbuki kanunların ezici yumruğu,değil arkadan gelecek nesillere,o yumruğu yemiş olanın kapı komşusuna ve hattâ kendisine dahî bir salâh ve ibret sebebi olamaz.

Belki de tesiri sâdece bir göz dağından ibâret kalır.Zîra insanoğlunun iyiliğe meyletmesi ve ibret gözünün açılması,ancak ve ancak kendine kendinden gelen ihtar ile mümkün olur. Kanuna karşı kaçamak aramak,mâzeret bulmak,suçlunun başlıca sarıldığı çâredir.Ama aynı aldatmacayı vicdânına karşı kullanamamak, ancak,bir vicdan dünyâsı teşekkül etmiş ve mes’uliyetlerini kazanmış terâzili bir anlayışın kârıdır.

Şu halde beşeriyete kurtuluş,selâmet ve huzur yollarını açan,her kavme, her cins,her mezhep ve topluluğa hitâb eden Mesnevî’ye,neden kulak vermiyoruz?Neden onu,günü geçmiş,işi bitmiş bir kitap olarak,sâdece kütüphânelerimizde saklıyoruz?Artık dünyânın canı boğazına gelmiştir. İnsanlık âlemi,bir uyarıcı,bir oldurucu ve rast sesin,hakîkate açılmış bir muhabbet kağısının yokluğu ve iztırâbı içindedir.Bilsek de bilmesek de, söylesek de gizlesek de bu budur.Onun için Mevlânâ denen insanlık dostuna sırtımızı çevirmiyelim ve Mesnevî denen âbide eseri tozlu raflardan indirip hayâtımızın içine sokalım ve başımızı elimizin içine alıp ondan ne türlü faydalanmak lâzım olduğunu düşünelim.Ve nihâyet bu yüksek voltajlı enerji ile, donmuş katılaşmış ruhlarımıza,basîret ve akl-ı selîmini aldırmış idrâkimize yine ondan akan hareket ve bereket ile şuurlu bir istikamet, mânevî bir refah sağlayalım.

Sâmiha Ayverdi

Yorum yapabilirsiniz...