Mustafa Özçelik’ten Düşünce Dünyası – Sâmiha Ayverdi

0
260

DÜŞÜNCE DÜNYÂSI

Sâmiha Ayverdi, edebiyatımıza roman türündeki eserlerle girdi. Ardından mensur şiir ve hikâyeye yöneldi. Fakat O’nu benzeri pek çok yazardan ayıran en önemli husus, aynı zamanda onun bir tefekkür insanı olmasıdır. Aslında sanatkârlığı da bu fikirlerin insanlara anlatılmasıyla ilgili bir hâdisedir. Değilse, sadece edebî endişelerle eser vermek, onun asıl meselesi değildir.

Bu durum, onu sanatkâr olarak değerlendirmekten önce bir mütefekkir insan olarak değerlendirmeyi gerektirmektedir. Sâmiha Ayverdi, bir Türk-İslâm münevveri ve mütefekkiridir. Bu bakımdan gönülden inanıp bağlandığı, fikrî şahsiyetini de teşekkül ettiren asıl kaynak Türk-İslâm medeniyetini kuran akîde ve fikirdir. Bu akîde ve fikir ise islâm tasavvufudur şeklinde özetlenebilir. Tasavvuf ise ilk bakışta insanın iç meseleleriyle ilgilenen bir disiplin gibi görünür. Fakat tasavvuf, asıl meselesi bu olmasına rağmen, insanın sâdece iç meseleleriyle ilgilenmez. Tasavvufta pek çok insanın belki de göremediği içtimaî bir boyut da vardır. Zira insan, bir cemiyetin içerisinde yaşamaktadır. Târih ve tabiat şartlarıyla kuşatılmış durumdadır.

İnanç, beraberinde siyasî, ilmî, fikrî, estetik unsurları da içine almaktadır. Bütün bunlar, tasavvuf disiplinine zengin bir muhteva kazandırmaktadır. Bilinmektedir ki, bu yolun bağlıları tasavvuf mekteplerinde sâdece bu meselelerine çözüm arayıp bulmamışlar, sorumlu ve şuurlu birer cemiyet insanı olarak da yetişmişlerdir.

Bu gerçekten yola çıkınca Sâmiha Ayverdi’nin fikir dünyasını şöyle özetlemek gerekir: O’nun asıl meselesi, bütün insanlığın da aslî meselesi olması gereken Allah ve insan meselesidir. Kulun, Yaratıcı ile münasebetidir. Bu münasebetin Allah’ın istediği ve râzı olduğu tarzda kurulmasıdır. Çünkü bu aslî mesele hâlledilmeden ne siyasî ne iktisadî, ne ilmî hiçbir mesele hâlledilmez. Neticede her konu, gelip insana dayanır. Bu bakımdan Ayverdi, Allah ve insan meselesini İslâm tasavvufu anlayışı içerisinde asıl mesele olarak ele almaktadır. Ona göre insan, Allah’ın en büyük eseridir.

Kâinattaki bütün hâdiseler insanın eliyle gerçekleştirilmektedir. Böyle olunca, insan eğer Allah’la sağlıklı ve samimi bir münasebet içerisinde değilse yaşadığı dünyada kendisi ve toplumu için yararlı işlerden ve faaliyetlerden uzak kalır. İnsanın Allah’la yakınlığı ise “aşk” kavramı çerçevesinde mânâ kazanır. Aşksız iman, şekilde bir imandır. Böyle bir imanın insana da cemiyete de bir faydası olamaz. Aşk dediğimiz bu değeri ise kişiye; ancak bir mürebbî öğretebilir. Öyleyse insan, bir mürebbînin terbiye halkası içinde İslâm’ı gerçek mânâsıyla öğrenerek insan olur.

İnsanın Allah’ın istediği vasıfta insan olmasıyla da târih, tabiat ve millet meseleleri bu ilâhî gerçeklik içerisinde halledilir. Tevhid merkezli bir insan ve cemiyet yapısı böyle teşekkül edebilir. İnsan, bu bağlılıktan uzaksa ortaya çeşitli buhranlar, halli zor meseleler çıkar. Türk toplumu da Selçuklu ve Osmanlı çağlarında İslâm’a bağlılık neticesinde yüksek bir medeniyet ve kültür vücuda getirmiş, hayat bu değerlere göre tanzim edilmiş, fakat sonradan bu bağlılık zayıflayınca gerilik, taassup başlamıştır. İşte milletimizin bu tarihî meselesi Sâmiha Ayverdi’nin en temel meselelerinden bir diğeridir.

Gerek romanlarında gerekse diğer eserlerinde özellikle de “Türk Târihinde Osmanlı Asırları” isimli eserinde medeniyetimizin bu mânâda bir izah ve şerhi yapılır, bizi yükselten değerler ve alçaltan sebepler teşrih masasına yatırılır. Denilebilir ki; Selçuklu, Osmanlı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirleriyle ilgili bu ölçüde zengin tahlil ve tesbitleri yapan fikir insanlarımızın sayısı çok azdır. Zaten bu tesbitler, bu şekilde yapılamadığı için, bu mesele hâlâ trajedisini ve çözümsüzlüğünü devam ettirmektedir.

Medeniyet ve kültürümüz, bilinen tarihî sebepler neticesinde yıkılmıştır. Yönümüz batıya çevrilmiştir. Bizi biz yapan ne kadar değer varsa ters yüz edilmiştir. Ya bu değerlere toptan düşman olunmuş ya da bu değerler aslî özelliklerinden tecrid edilerek benimsenmiştir. Bu da ortaya taassubu çıkarmıştır ki, bir medeniyetin değerlerinin sadece şeklî bağlılıklarla korunması mümkün değildir. Değerler, hayat içerisinde yaşanarak gelenek olurlar, âdet olurlar, yaşayışımızın içine katılırlar.

Bu değerler ve bu hayat tarzıyla cemiyetin fertleri birlik ve bütünlük içerisinde yaşarlar. İşte temel değerlerden uzaklaşma, tespih taneleri gibi kopmamıza ve dağılmamıza sebep olmuştur. Onun fikir dünyâsı içinde yaptığı tahlillerde bu mesele de vardır. Pek çok eserinde anlattığı konak hayatı, İstanbul’dan hayat kesitleri ve şahsiyet portreleri bütün bu değerlerin hayat ve insana yansımış biçimlerini göstermek içindir. Böylece bizi; mâziyi doğru tanıyıp doğru değerlendirmeye çağırır. Modernizm adına ortaya konulmak istenenlerin sağlıklı tenkitleri yapılır.

Çünkü, nasıl kendi medeniyetimize bağlılığımız yahut bâzı kesimlerin düşmanlığı sathî sebeplerle ilgiliyse;batı medeniyetine bağlılık yâhut karşı çıkma da aynı şekilde olmuştur. O, bu mânâda her iki tavrın da menfi neticeleri üzerinde durur ve alınması gereken asıl şahsiyetli tavrın ne olması gerektiğini izah eder.

Sâmiha Ayverdi, sadece Türkiye ile de ilgili değildir, Osmanlı’nın dağılmasından sonra ana vatandan kopan ve başka siyasî birliklerin içinde mazlum ve mağdur yaşayan millettaşlarımız ve dindaşlarımız da onun alâkadar olduğu konular arasındadır. Özellikle Balkanlardaki milletdaş ve dindaşlarımızla ilgili en hassas değerlendirmelere onun eserlerinde rastlarız. Üstelik sadece insan boyutuyla değil…. Ortaya konan mimarî eserler, mûsıki, tezhip, minyatür yani bir medeniyetin bu anlamdaki bütün tezahürlerine dikkat çekerek önemli bir noktaya işaret eder. Çünkü sanat, kendinden ibaret bir gerçeklik değildir. Bir minyatürde, bir ebruda, bir hat eserinde, bir musiki parçasında hakikatin estetik ifadeleri mevcuttur. Dolayısıyla bir medeniyet sadece siyâsî bir yapı değil; iktisadi yapısıyla, sanatıyla, estetiğiyle bir bütündür.

Ayrıca çağımızda islâm âleminin meseleleri de onun meşgul olduğu konular arasındadır. Kölelikten Efendiliğe adlı eseri, bütün dünya Müslümanlarına tevhidî bir çağrıdır ve onun evrensel endişelerini ortaya koyar. Nitekim bu eserini bütün İslâm devletlerinin idarecilerine göndererek, islâm medeniyetinin çağımızda yeniden inşa ve ihyasında onları göreve dâvet eder.

Sâmiha Ayverdi, sâdece mâzi tahassüsleriyle eser veren yazarlardan ve mâziye bu gözle bakan fikir insanlarından da ayrılır. Onun asıl meselesi bugünün ve yarının inşasıdır. Bu yüzden bugünün meselelerine karşı da çok hassastır. Din, kültür, dil, ahlâk, eğitim, güzel sanatlar gibi konularda çok cesur bir tavrın insanı olmuştur. Bu konularda eserleriyle bir taraftan özellikle gençlerin tâlim ve terbiyesiyle uğraşırken bir yandan da bu değerlere karşı ilgisiz hatta düşman bir tavır içinde olan idarecileri ve münevverleri uyarmıştır. Yaptığı iş, bir başka ifâde tarzıyla iyiliği yayma, kötülüğe engel olma şeklinde de söylenebilir.

Pek çok tefekkür, ilim ve sanat ehli sadece eser vermekle görevlerinin bittiğine inanırlar. Fildişi kulelerinden cemiyetin içerisine inen, insanlarla muhatap olan tefekkür ehli örnekleri bizde çok azdır. Sâmiha Ayverdi, bütün eserlerinin ana konusu olan meseleleri sadece yazmakla yetinmemiş, bunların insana ve hayata katılması için cemiyet faaliyetlerine de girişmiştir. Bu faaliyetler çerçevesinde etrafında bir topluluk oluşturmuş, bu insanların yetişmeleri için gayret göstermiş, onlarla birlikte bir mektep, bir aile ocağı kurmuştur. İşte onun “annelik” vasfı bu noktada ortaya çıkar, O, ” Sâmiha Anne” olarak seven, şefkat gösteren, veren, fedakârlık yapan bir insan olmuştur.

Sâmiha Ayverdi, yazdığı eserler ve yaptığı faaliyetlerle önemini bugün için de korumaktadır. Çünkü söylediği gerçekler, anlattığı meseleler doğru bir fikir zemini üzerine bina edilmiştir. Bu sebeple, fikir insanları, münevverler, her çağda yeniden okunmaya, yeniden anlatılmaya değer fikirlerin insanlarıdırlar. Topluma düşen, bu fikir mâdenlerinden gerekli faydayı temin etmektir.

Mustafa ÖZÇELİK