Okuduğum Samiha Ayverdi

1
191

Birkaç hafta önce, hayli soğuk bir cumartesi öğleden sonrası, Kubbealtı Vakfı’ndaydım. Çemberlitaş’ta bu vakıf, büyük kapısından avluya girer girmez, beni her zaman çok eskilere, Sâmiha Ayverdi’nin nitelemesiyle, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları’na alıp götürüyor.

Ne oluyorsa, nasıl oluyorsa, şehrin hayhuyu, kalabalıklar, yoğun trafik, şu bu, hepsi eriyor, iyice geriye çekiliyor; Peykhane Sokağı’nda daha bir iki adım, siz de Köprülüler çağına geri dönüyorsunuz. Bu zaman kaymasından hoşlandığımı da söylemeliyim.

O cumartesi, değerli dostlarla birlikte, Sâmiha Ayverdi’nin ‘eser’ini söyleştik. Dilim döndüğünce, Sâmiha Ayverdi okumalarımı anlatmaya çalıştım. Ayverdi’yi 22 Mart 1993 tarihinde kaybetmişiz.

Şimdi 1960’lara geri dönüyorum. Ankara Caddesi’ndeki sıra sıra kitabevlerinden kitaplar devşirdiğim günlere. Meselâ İnkılâp’tan Reşat Nuri’ler, Kerime Nadir’ler, Türkiye Yayınevi’nden Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanları, Kanaat’tan Nahid Sırrı Örik, Atlas Yayınevi Hüseyin Rahmi’leri yeniden yayımlıyor!..

Bazı kitabevlerinde eski basım kitaplar hâlâ bulunuyor. İşte, Gayret Kitabevi’nden, 1941 basımı, her nedense kapaksız, Ateş Ağacı. Ateş Ağacı Sâmiha Ayverdi’nin üçüncü romanıdır:

“Muhit değiştirmeyi ben, resimli bir kitabın sahifelerini çevirmeye benzetirim. Bakan göz hep aynı göz, çevrilen sahifeler hep aynı kitabın sahifeleridir. Fakat manzaralar ve dolayısıyla intibalar başkadır.”

Fakat Ateş Ağacı, Ayverdi’den okuduğum ilk roman olmadı. Bir süre sonra, benden bir yaş büyük Mesihpaşa İmamı’nı bulmuştum. Değişen ortamda, artık yadırgadığı bir dünyada, Mesihpaşa İmamı’nın iç huzursuzluğunu kaleme getiren bu roman beni şaşırtmıştı. Zaten 1928 tarihli Yeşil Gece’den Mesihpaşa İmamı’na, o yirmi yıllık zaman diliminde, din adamının sancılarına eğilmiş başka romanımız da galiba yoktur.

Lise yıllarımda, hocam Rauf Mutluay’ın çantasından İbrahim Efendi Konağı’nın çıktığını hatırlıyorum. Mutluay, İbrahim Efendi Konağı için yazdı mı, hatırlayamıyorum. Biraz da Rauf Bey okuduğu için, İbrahim Efendi Konağı’nı hemen edinmiştim. Tuhaf ama yıllarca okumadım.

1960’ların sonundan başlayarak, Türkiye, amansız bir sağ-sol ‘kamplaşmasına’ sürüklendi. Uzun ‘yitik’ yıllar. Birçoğumuz, o dönemde, hangi dalgalanıştaysak, o dalgalanışa yakın, yatkın kitaplarla haşır neşirdik. Meselâ sol, Tarık Buğra’yı, okuyorsa çekincelerle okuyordu. Sağ için Nâzım Hikmet hâlâ vatan hainiydi. Varlık Yayınları, Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini yeniden yayımlıyordu ama, bir zamanlar ‘iktidar’ın hışmına uğramış “Sırça Köşk” masalını yayımlamayı göze alamayarak. Abdülhak Şinasi gibi ‘âraf’takiler kimsenin ilgisini çekmezdi. Bugün herkesin okumak istediği Tanpınar’dan pek çok okur habersizdi.

Sâmiha Ayverdi de solda okunmayanlar arasındaydı.

Oysa 1950’ler böylesine kör bilinçli değilmiş. Memet Fuat’ın 1954 tarihli “Kadın Romancılar” yazısını örnek vereyim. Resimli Hayat dergisinde Müşerref Hekimoğlu’yla Nezihe Araz bir soruşturma düzenlemişler. Kadın romancılar, Mebrure Alevok, Bedia Altunay, Sâmiha Ayverdi, Muazzez Tahsin Berkand, Safiye Erol, Rikkat Köknar, Şükûfe Nihal ve Cahit Uçuk, Türkçe’nin geleceğini değerlendiriyorlar, Memet Fuat “Seve seve okudum” diyor. Gerçi kadın romancıların dil konusundaki görüşlerine katılmıyor, ama görmezden de gelmiyor:

“Sâmiha Ayverdi dili sanatlarla kıyaslıyor. Çadır mimarlığını yaratan düşünceleri, duyguları anlatan diller ile taş mimarlığını yaratan düşünceleri, duyguları anlatan diller arasında büyük ayrılıklar olduğuna, olması gerektiğine inanıyor.”

Memet Fuat aynı görüşte değil; özenle tartışmaya çalışmış. Sonra, git git, belki de ‘birdenbire’ bağ kopuyor. Bu kopuş, bizi, son yarım yüzyılın büyük çalkantılarına, acılarına sürüklemiş.

1980 sonrasında Nezihe Araz’ın Etiler’deki yazı evine gidip geliyordum. Büro demiyorum, evi daha çok andırırdı. Nezihe Hanım’ın odasında üç duvar boydan boya kitaplıktı. İlk basımı 1952 tarihini taşıyan İstanbul Geceleri’ni karıştırıyordum bir gün, handiyse otuz yıl öncesinin eseri. Nezihe Araz “Mutlaka okumalısın” demişti. İbrahim Efendi Konağı’nı okumamış olmama hem şaşırmış hem üzülmüştü. Yaşadığımız dönemin bilincindeydi, fazla kurcalamadı…

O öğleden sonra, Kubbealtı’na İstanbul Geceleri’ni de götürdüm, ilk sayfasında Nezihe Araz’ın imzası, bana hediye etmiş. Bu benzersiz kitabı çok severek okudum, çok da yararlandım. Bende Sâmiha Ayverdi okumak tutkusu İstanbul Geceleri’yle başladı diyebilirim. Nice zamanlar onu okumaktan uzak duruşuma elbette üzüldüm. Kubbealtı’nda da söylediğim gibi, Sâmiha Ayverdi okumalarımı sevgili büyüğüm Nezihe Araz’a borçluyum.

Ayverdi’nin en güzel eserlerinden biri, bence, Bir Dünyadan Bir Dünyaya’dır. Yaşamöyküsünden izdüşümlerle örülü Bir Dünyadan Bir Dünyaya, bir yandan da, Sâmiha Ayverdi’nin iç dünyasına açılır. Daha çocukken, farklı hissedişler sarıp sarmalamış. Anadoluhisarı’nda geçen çocukluk, “tabiatın dilsiz dilindeki musikî”yle tanışır. “Deniz, ağaç, çiçek, kuş ve hayvan sürülerinin meydana getirdiği yekpâre ahenk kadar, insanoğlunun duygu zembereğini kımıldatacak daha üstün bir haz tanımıyordum.” Bir an durakalır, siz de “yekpâre ahenk”le dolup taşarsınız.

“Akşam olup da yemek faslı başlamadan evvel kırların sesi başlardı. Bazen bunu büyükler de fark eder: bu gece ağustos böcekleri gene pek coşkun… derlerdi.

Amma benim için bu tek veya çift notalı sesler, yalnız böceklerin değil, kırların, ağaçların, kuşların hülâsa bütün bir tabiatın iç çekişi, nefes alışı, yaşadıklarının, canlı olduklarının belirtisi idi.

Şimdi düşünüyorum da belki bunlar başka bir şeyi terennüm ediyor, nebatî şuurlarının gücünce, bir hasret ve bir vuslatı ilân ediyorlardı.”

“Kırların sesi”, sonraları, nice zaman sonra yorumlanır: “Nice zaman sonra idrak ettim ki her yaradılmışın kendi kabiliyeti ölçüsünde bir hasreti ve vuslatı vardır.”

Çocuk Sâmiha’nın Şehzadebaşı’na göçten evvel sonbaharı inceden inceye izleyişi de, Bir Dünyadan Bir Dünyaya’nın çok hoş satırlarıdır.

Yazarın Boğaziçi’nde Tarih, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları gibi eserleri, bizdeki kuru tarih yazıcılığına edebî itiraz diye de okunabilir. Edebî ve Mânevî Dünyası İçinde Fâtih demin andıklarıma bir başlangıçtır. ‘Tarihi yaşatmak’tan söz açılacaksa, üçü de dünden yarına örnek oluşturuyor.

Ayverdi külliyatı bildiğim kadarıyla henüz bütünlenmedi. Ölümünden sonra yayımlanan Sâmiha Ayverdi mektupları, özellikle siyaset adamlarına yazılmış, her biri âdeta çığlıklı mektuplar yarın daha başka dikkatler ve yazıklanışlarla okunacak, mektuplar kitabında yer alan, siyasetçilerce kaleme alınmış bazı cevap¬lar ise, öyle sanıyorum ki, büsbütün iç burkacak…

2005’te okurla buluşan Mülâkatlar’da, “… hem de çok münzevîsiniz, darılmayın bayağı kızıyorum size” diyen Necip Fazıl’a Sâmiha Ayverdi’nin yanıtı beni çok etkiliyor; o yanıtla noktalıyorum:

“… Ben hayat vazifemi kendi âlemimin hususî havası içinde kurmuşum, kâfi işte.”

————————–

Selim İLERİ-27 Mart 2010, Cumartesi/ZAMAN Gazetesi

1 YORUM

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.