Oruç

0
62

Sâmiha AYVERDİ

Allah’ın insanlara ‘’Yap, yapma!’’ dediği hiçbir emri yoktur ki, beşerin maddesi ve mânâsı için faydalı olmasın. İşte oruç da bunlardan başlıcasıdır. Senede bir ay olsun, bünyeyi tehdîd eden tokluğa karşı, açlık kılıcıyla muhârebeye girişmenin inkâr götürmez faydaları vardır. Uzviyette biriken ve kıl damarlarında yerleşen zararlı maddeleri def’eylemek ve hiçbir ilâcın atamıyacağı zehirleri söküp çıkarmak, ancak perhize verilmiş bir kudrettir.
Fakat evvelce de söylediğimiz gibi, İslâm’daki emirler, aslâ tek taraflı olmamış ve kılıcın taksim kabûl etmez iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arzetmiştir. Onun için de bedenin faydalandığı bir keyfiyetten rûhun da nasîbini alması mukadderdir.
Meselâ vücut topraktan yaratıldığı hâlde, oruç vaktinde bedene toprağa âit herhangi bir şey girmemekle vücut, bir tasfiye ameliyesine tâbî olurken, bu, onun bir nevî rûha yaklaşması, ruhlaşması da olmuş olur. Şöyle ki, açlık kal’ası içinde, uzvî ve maddî nafakasından ümit kesen insanoğlu,başka ümit kapıları,mânevî gıdâ yolları aramak,iç bünyesini besleyip,onu dış dünyânın zevklerinden ayırmada âdetâ kendi kendinin gözcülüğünü ve nöbetçiliğini eder.Bu uyanıklık ise,iç ve dış kuvvetler arasında,bir muvâzenenin doğmasına ve bir hesaplaşmanın gelişmesine zemin hazırlar.Öyle ki el,ayak,ağız,göz ve vücûdun hemen bütün uzuvları tetikte,yasaklardan ve suçlardan kaçınmak yarışında,böylece de hırsların hücûmuna karşı siperlenmiş hâldedir.Vücutta kalp ne ise,mânevî bünye içinde îman da odur.Nasıl ki gözler,kulaklar ve diğer bütün dış tabiat uzuvları,kalbin hayâtî ve tanzîm edici faaliyetlerinden bilerek,bilmeyerek faydalanırsa,iç tabiat da,îmânın mayalayıcı ve nizamlayıcı rehberliğinden yine bilerek ,bilmeyerek bir düzen ve karâra bağlanır.İyi insan,kötü insan tefrîki de işte,bir kimsenin mânevî formasyon kazanıp kazanmamış olmasının,îmânın lehimleyici ve yumuşatıcı sıcaklığından faydalanıp faydalanmamış bulunmasının alnına vurmuş olduğu bir damgadır. İşte bunun içindir ki orucun,fizyolojik faydalarıyla atbaşı giden moral cephesi,ferdî ve içtimâî hayâtın bir çeşit emniyet süpabı ve mânevî sigortasıdır. İnsanlığın kader ufkunu meşâlelendirmiş olan İslâm,onun için dînin amel kısmını ‘’Sâlih amel,kalp ameli’’ diye üstün seviyeye yükselterek onu kuru kalıplar olmaktan çıkarıp ihlâs ve şuurla değerlendirmiştir. Kalp ameli ne demektir?
Uyanık gönülle Hakk’a dönük ve her yapılan işi sırf Allah rızâsı için yapıp,amelini şahsî bir talep,bir korku,bir ümit,hülâsa herhangi bir menfaat ile kirletmemektir…Onun için,bütün bir sene sofu görünmek,yâhut sevap kazanmak veyâ cezâdan kaçınmak için oruç tutmaktan,farz olan Ramazan ayını hulûsla,yürek yanığı aşk ve şevkle geçirmek,elbette yeğdir.Esâsen her şey,hep o şevki,o aşkı bulmak için değil midir?Bu anlayışla değerlenmemiş bir hayâta ise,can çekişmekten başka ne denebilir? İnsanoğlunun egosu elinden hürriyetini kurtarması,kendi kendinin esâretinden sıyrılacak bir kemâl ve cemâl durağına ulaşması,böylece de hayvanî ve nefsânî kuvvetleriyle çarpışıp onları yenmesi ve bendelikten âzatlığa erişebilmesi,bir cenk ve cihad manzarasının ta kendisidir.Onun için de bir irâde ve ruh terbiyecisi olan oruç,bir yandan mukavemeti ve tahammül kudretini arttırırken,elemini duymak husûsunda zenginle fakiri birleştirmek,öfke ve gazap ateşi üstüne sabır suyu dökmek gibi günlük hayâtın basamaklarına kadar kolaylıkla iner. Lokman Hekim, oğluna nasîhat ederken, ne güzel söylemiştir:’’Bir kimse çok yemek yerse, dünyâ ve tabîat karanlığından kurtulmaz, aklı çerâğı mârifet nûruyla aydınlanmaz ve kalbi aynası ise, gaflet ve kesâfet paslarından temizlenmez…’’Ancak bu arınmış insanlardır ki rehberdirler, önden gidici ve uyarıcıdırlar. Kendilerinde olan temizliği ve îmânı kütleye de mâl etmekle cemiyetin mayasını tutar, yüzünü güldürürler. Öyle ki, cezâ müeyyidelerinin bekçilik edemediği, kanunun pençeleyip durduramadığı beşer ihtiraslarına, kanun vâzı’larından daha isâbet ve kudretle bekçilik ederler…
Ama ibâdeti, Allah’la kul arasında bir sır, bir ilâhî nîmet bilmeden, idraksiz bir otomatizm havası içinde yerine getirenler için, orucun bir külfet olacağı tabiîdir. Hâlbuki ibâdetten maksat, kendini bilme yolunun üstündeki dikenleri kaldırmak, bizi bize yabancı, hattâ düşman kılan kibirleri, gururları, gösterişleri, riyâları temizlemektir…
Bunlar olmadıktan sonra, sabahlara kadar tesbih çekip namaz kılmaktan,üç ayları tutmaktan ne fayda!Şunu düşünmeli ki,bir vakit gelip vücuttan düşecek,tâkati kesilecek,hâli dermânı kalmıyacak olan insan,belki de günün birinde o ibâdetleri yapamıyacaktır.Hâlbuki uzun yıllar süren oruçlardan,namazlardan maksat ne idi?Kendini bilmek,kendi kendisinin hâkim ve emîri olmak değil miydi? Onun için tahkîk ehli indinde oruç, üç ayrı derecede mütâlâa edilmiştir:
Halkın orucu; kendini yemekten içmekten ve diğer haramlardan korumak.
Bir üst derecenin orucu;Eli,ayağı,göz ve kulağı ile bütün uzuvlarını maddî olduğu kadar mânevî yasaklardan da sakınıp,Allah’dan gelen kahrı ve lûtfu birlemek,her yerde Hakk’ı görerek,cümle mahlûkata muhabbet eylemektir. Daha bir üst derecenin orucu ise; Allah’dan gayri her şeyden perhiz etmek, nefsin havâ ve hevesinden geçip, Hak muhabbeti lezzetini bulmaktır.

‘’Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyâr kalmadı
Hep Hak oldu cümle âlem, şehr ü bâzar kalmadı’’

diyebilmek, işte yine bu ulu kişilerin kârı olmuştur.
-6 Kasım 1970/Tercüman Gazetesi-

02.09.08

PAYLAŞ
Önceki İçerikAzınlık Masalı 2
Sonraki İçerikKal'a

..1987 yılında kurulan Kütahya Aydınlar Ocağı Derne­ği başkanlığını uzun yıllar yürüten Uğurel, hâlen (KÜMAKSAD) Kütahya Mevlânâ Araştırma Kültür San’at Derneği’nin de başkanı olarak mûsikî, kültür ve san’at faaliyetlerini sürdürmektedir.

Yorum yapabilirsiniz...