Şark Fatihi

0
261

aydil

Dertli Dolap’ın Notu:

(Arkadaşımız Aydil EROL’un ”Adlarımız” isimli kitabının 4’üncü baskısı çıkmıştır.Yazarına tebriklerimizi sunarken,eseri, dostlarımıza tavsiye ederiz.) Bir toplantı düzenlenir, bir konferans veya konser hazırlıkları yapılır.

Nedendir bilinmez, sıra tanıtıma gelince önemsizmiş, gereksizmiş gibi

en sona bırakılır; etkinlik gereğince duyurulmaz. Âdet unutulur gider…

O bastırılan renk renk broşürler salondan dışarı pek çıkmaz,hazırlayanlardan

başkasının eline geçmez..dense yeridir. Sonra da katılım azdı… Salonun çoğu boş

kaldı… Gereken ilgiyi göremedi.. diye ağlamalar,sızlamalar,yakınmalar, dövünmeler…

Bir çalışmanın, bir etkinliğin duyurulması için günümüzde pek çok imkân varken böyle

bir ihmale, umursamazlığa akıl erdirmek pek kolay olmasa gerektir.

Sözü uzatmadan gelelim asıl meseleye: “Hür ol; esir yaşama!” diye haykıran “Şark

Fatihi” Kâzım Karabekir Paşa ile ilgili bir toplantı yapılacak. Nerede?.. (2 Kasım 2010

Salı günü)Tarık Zafer

Tunaya’da…Ne zaman mı haber aldık?.. Tam 39 (otuz dokuz) gün önce…

Şimdi siz siz olun da tam 39 gün önce haber aldığınız (Kâzım Karabekir Paşa ile ilgili olmasa bile) herhangi bir toplantıya gitmeyin!..Mümkün mü?..

Başta Timsal Karabekir Yıldıran Hanımefendi olmak üzere Kâzım Karabekir Vakfı’nın (0216 360 70 51) bütün mensuplarına gönüller dolusu tebrikler…Teşekkürler… Sağ olsunlar, var olsunlar.

Paşamızın özellikleri o gün orada konuşmacılarca dile getirileceği için biz yalınız iki noktaya dokunmak istiyoruz:

Bir: Kâzım Karabekir Paşanın bir tek “Türk yılmaz” diye başlayan marşı bilinir, okunur. Öbür bestelerinin de arşiv raflarından kurtarılıp gün ışığına çıkarılması…Seslendirilmesi… Kitlelere mal edilmesi…

İki: Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nı başlatma hazırlıkları sırasında Erzurum’da bulunduğu günlerde, Istanbul’dan gelen bir telgrafla 3. Ordu Müfettişliğinden azledilir. Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklama yetkisine sahipken: “Paşam, der, ben ve ordum, emrinizdedir!..”

Şimdi insaf ile düşünülsün: Böyle bir büyüklüğü dünya dünya olalı kaç babayiğit gösterebilmiştir?..Ve tarih böyle bir büyüklüğün ikinci bir örneğini kaydetmiş midir?.

Adlar Meselesi…

Zekâ, akıl ve görgü züğürdü olduğu anlaşılan biri öyle bir cevher yumurtlamış ki, böylesine komik bir sözü Nasreddin Hoca da söylememiştir; Molyer de yazmamıştır…

-Ayten diye, Gülten diye, Nurten diye, Simten diye ad konulur mu?

-Niçin konmazmış!..

-Kötü kötü çağrışımlara yol açıyor da ondan!..

Fesüphanallah!..Aklımı sen koru Allah’ım…Bu yanlışın neresini düzeltmeli bilmem ki!..

“Pars, yırtıcı kaplan” anlamına gelen (Babur) adını o büyük Türk’e veren kimdir bilir misiniz?..Nakşibendî ulularından Şeyh Ahrar…Babur Şah’ın kızlarından birinin adı (Gülbeden)’dir; iyi mi?..

Hoca Ahmed Yesevî’nin mürşidinin adı olan (Arslan)’ı ne yapacağız?..13.yy.da İlhanlı sarayında büyük etkisi olan Türk mutasavvıfı “Barak” (parlak ve uzun tüylü cins bir köpek) Baba; Halvetî şeyhi ünlü tasavvufçu ve bilgin, Mesir macunu mucidi Merkez Efendi’nin bir adının da (Kılıç) olduğunu bu herzevekiller, bu sebükmağzlar bilmezler mi?.. Bilseler de söylemezler ya; o da ayrı mesele!..

Maksatları Türkçe adlara karşı çıkmak gibi görünüyorsa da yaptıkları düpedüz Türk düşmanlığıdır…(Son zamanlarda pek modadır!!!) Hatırlatmış olalım!..

“Yılan yavrusu” anlamına gelen (Osman)’ı, “küçük deve, deve balası” anlamını taşıyan (Bekir)’i, (Yezid)’in babası demek olan (Bayezid)’i ne yapacağız?!! Yüz yıl kadar önce iki şeyhte görülen “Ebulhuda”nın anlamını biz söylemeyelim; onlar anlatsın… “Yalancı” (Kezban)’a, “turunç memeli” (Nâhide)’ye; af buyurunuz: Frigyalılar’da “aşk ve fuhuş” ilâhı” olan (Sibel)’e ne diyeceğiz?!!Bu tür örneklerin bu kadarla kalmadığı, daha pek çok bulunabileceği de ayrı bir meseledir… Ne haber?!!

*

Geçen gün muzip arkadaşlardan biri “Tam senlik!..” diyerek elimize şöyle 8 sayfalık bir ek tutuşturdu: “Sağlık ve Hamilelik Rehberi”…Bunu, yüzlerce kişinin kıdem tazminatının buharlaştığı Ilıcaklar’ın Tercüman’ı 5-6 yıl önce vermişmiş…”İsimler ve Anlamları” bölümü ilgimizi çektiğinden ötürü hiç olmazsa bir göz atalım dedik. Vay efendim sen misin böyle bir hevese kapılan. Şaşkınlıktan öldük öldük dirildik… Hayretten sağımızı solumuzu şaşırdık; küçük değil, büyük dilimizi bile yutacak olduk…Gökte yıldız yüz altmış, Mevlâ’m neler yaratmış deyip durduk… Kem nazarlardan korumak için sağına soğan, soluna sarımsak; boynuna da bebe patiği, at nalı, devedikeni asmak gerekir dedik.. “Banu: Kadın, hanım” dendikten sonra devam edilmiş: “şarap, gülsuyu gibi şeylerin şişesi” (!); Bedri: “İçi altın dolu kese” imiş!.. Sakın “Dolunay” olmasın!..Çağatay: “Cengiz Han’ın oğlu”… Anlamı mı dediniz?.. Boşuna aramalara kalkmayın… Yok!.. “Avcı kuş” denilen “Ferit” sakın “eşi olmayan, tek, benzersiz, emsalsiz” anlamına gelmesin!.. “Gül dalı” olan Gülşah’a “Güllerin şahı” denmiş; iyi ki ikinci hecedeki “dal” demek olan “şah”a bakıp da “şahın gülü” denmemiş. Ilgaz: “Hücum, akın” imiş. Sakın “Ilgar” ile karıştırmış olmasınlar!..Nerede buldularsa; hangi kamusta, ferhengde, lügatta, sözlükte ve gözlükte gördülerse “Levent: Dünya, varlık” imiş. Bilmediklerimizi sayelerinde öğrendik: Poyraz: “Yüce, ulu”, Rüştü de “armağan, hediye” (!) imiş… Farsça “Seray’a “saray”ı yakıştıramamışlar olacak ki “ay gibi güzel” demişler.” Erkek keklik” denilen “Yakup”un anlamı sakın “Topuk tutan, aldatan” olmasın?!!

Gülmekten gözlerimizden yaş gelmekle kalmadı; kasıklarımız da çatlamaya yüz tuttu. O yüzden daha fazla devam edemedik. Kusurumuza bakılmaya…

-Aydil EROL-

28.10.2010 10:33:00

Yorum yapabilirsiniz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.