Sefer 11

0
238

(Haram maldan sadaka veren ve hayrat yapan kimse; pis elbiseyi kanla ve idrarla temizlemek isteyen kişiye benzer ki, bu yolla elbise daha da pis hâle gelir.)

Süfyân-ı Sevrî

Üstte, ‘’haram ve helâl’’ diye iki terim geçti. Evet, onları kullanmak kaçınılmazdır. Zirâ, meselâ ahtapottan hareket ederek konuşalım: üreme şansını kötüye kullanmaması için, insanları yurttaşlık bilgisi derslerinde mi eğiteceksiniz? Yâhut başka bir dersle mi yönlendireceksiniz?

Evet, haram ve helâl kavramları, dinî iki kelimedir ve dinin temel taşlarıdır. Sırf İslâmî birer kelime olarak görüp, bunların taşıdığı ağır mânâları da görmezden gelirseniz; bugünkü Türk toplumunun başına belâ kesilen hırsızlık, tecâvüz, gasp gibi binlerce derdi polisin üzerine yıkmakla sâdece ve sâdece kendinizi kandırmış olursunuz. Çünkü şu saydıklarımız ve daha binlercesi ve en başta da uyuşturucu mes’elesi ahlâkî dertlerdir. Ahlâk ise, haram ve helâl gibi İslâmî bir kelimedir. Ve bu millet sessiz sedâsız, fakat hâl diliyle yıllardan beri şu suali sormaktadır:

—Bâzı kimseler, en başta da bizi yönetmeye çalışanlar, ne diye bâzı kavram ve kelimelerden bu derece nefret eder ki?

Tertemiz inançlı insanlarımızı hızla kaybedişimizin sebebi, işte bu nefrettir. Hâlbuki taassuba, yâni cehâlete bir nebze bile yüz vermeksizin

Yûnus’ların,Mevlânâ’ların din anlayışlarını topluma kazandırsak,sür’atle kaybettiğimiz nesiller pırıl pırıl bir ‘’İslâm îmânı’’ ile ve birer Türk-Müslüman olarak bizim saflarımızda yer alacak..rejim ve devlet düşmanı kimselerin tuzağına düşmeyeceklerdir.

Söylediği başka, yaptığı başka kimselerin ikiyüzlü veya sahtekâr oluşunun suçunu(!) dinimize yüklemenin mantığı var mıdır? Piyasayı dolduran dar görüşlü, hayâta at gözlüğü ile bakan insanların uzaydan gelmediğini hatırdan çıkarmamalıyız.

‘’İnsanlar, bilmedikleri şeyin inkârcısıdırlar’’ buyuran Hazret-i Mevlânâ, her konuda olduğu gibi, üstteki mevzûda da bizleri uyarıyor. Evet, İslâmiyet hakkında tamâmen ‘’kötü’’,’’câhil’’,’’kaba’’ tiplere bakarak hüküm verenler de dinimizin o zarif, o pırıl pırıl özünden uzak duruyorlar. Bütün Müslümanları aynı kategoriye sokan bu anlayışın da bir adı olmak lâzım gelir ki; bunlara da rahatlıkla ‘’yobaz’’diyebiliriz. Çünkü yobazlık sâdece din adına yapılmaz; dine karşı da yapılır, yapılmaktadır.

İşte bu iki yobaz grubunun arasında, bizler de ‘’iki câmi arasında kalmış bînamaz’’lar gibiyiz.

Ne kadar acı ve ne kadar üzücü!

Hâlbuki ’’Din, güzel ahlâktır!’’ buyruğu, bizim Peygamberimizindir. Dînin özüyle ilgilenip; ahlâk güzelliğini kendilerine gaye edinmiş Yüce Velîler’in hayâtındaki binlerce örnekten yalnızca birini naklederek; yaşayışımızı kıyaslayabiliriz:

(Zâtın biri–Abdullah bin Mübârek– bir zamanlar emânet olarak aldığı kalemi sâhibine iâde edebilmek için, Merv’den Şam’a kadar gelmiş ve kalemi geri vermişti.

(Naklederler ki, soğuk bir kış günü Nişâbur pazarında yürürken, sırtında yalnızca bir gömlek olduğu için tir tir titreyen bir köle gördü ve ‘’Ağana söylesen de sana bir cüppe alsa olmaz mı?’’ dedi. Köle,’’Nasıl söyleyebilirim ki, hâlimi biliyor ve görüyor,’’ deyince Abdullah’ın hâli hoş olup bir nâra attı ve yere yığılıverdi. Daha sonra:

–‘’Tarîkatı bu köleden öğreniniz,’’ dedi.)(Ferîdeddin Attar/Evliyâ Tezkîreleri)

*

(Kalemi kımıldatan ilk hareket, ilk harf, sözden meydana geldi .–cihânın,’’Kün/Ol!’’ emriyle yaratıldığına işâret ediliyor söz, gönüllere bir ses vermedikçe, çamurdan yaratılmış ten içinde can yerleşmedi.

…Gönül âlemine dalmış olmayanlar sözden de habersizdirler.

…Her kuş incir yiyebilseydi, incir kabukları bomboş kalırdı.)(Nizâmî)

Yorum yapabilirsiniz...