Sefer 15

‘’Cenâb-ı Hakk’ın taleb ettiği kul, kalb-i selîm sâhibi olan kuldur.

Gönlü berrak su gibi gıll-ü-gıştan, kin ve nefretten, kötü zanlardan arınmıştır.’’

—İlhan AYVERDİ—

Günümüzde Müslümanlığa, bilhassa İslâm tasavvufuna veyâ tasavvufî yaşayışa; tasavvuf müesseselerine sıradan, ucuz; düşmanca ve câhilce yaklaşıldığı, üzücü bir gerçektir. Tuhaf olan bir başka husus da, köpek ölüsünün, çirkin kokusuna… Yarısı su ile dolu bardağa ‘’yarısı boş ‘’ demeye ve çan sesine sâdece çan sesi olarak bakmaya meyilli; şartlanmış kimselere hiç mi hiç söz söyleyecek söz olmayışıdır. Ayrıca, bugün kendilerini; Mevlânâ’ları,Yûnus’ları saygı ve sevgiyle anmak zorunda hisseden veyâ bunu rol olarak oynayanlar ,Yûnus’ları Mevlânâ’ları yetiştiren tasavvuf mekteplerine de asgarîden saygılı olmak zorunda değil midirler?

Öyledir fakat, bu çağın hasta akıllılarına; töhmetli kişilere hitâp, gene Hazret-i Mevlânâ’dan şöyle gelmektedir:

(A töhmetli kişi, akıl altının kırık dökük, o altına nasıl damga vurayım? Aklını zanlardan şüphelerden derler toplarsan, sana Allah’ın damgası vurulabilir.)

*

–‘’Peygamber Efendimiz(s.a.v.), (Çok et yenen bir ev halkından Allah nefret eder) hadîsiyle neyi kasdetmiştir?’’ diyenlere:

–‘’Dedikodu yapanları kasdetmiştir.Zîra hiç durmadan Müslüman eti yiyorlar.’’(Evliyâ Tezkireleri,(s.125)

Diyen Süfyân-ı Sevrî ve benzeri Hak dostlarının din, ahlâk ve insanlık anlayışı, bu çağda neden saygı ve merak uyandırmasın? Ve neden işlerin kabuğuyla ilgilenip de özüyle alâkadar olmayalım; cehâleti din yerine neden koyalım?

*

(Arş âleminde uçanlar, tenden kurtulmuş, gönüllerine Cebrâil kanadı takınmışlardır. İki cihandan dizgin çevirenlerdir ki, gönül âleminin dilenciliğinde nîmet bulmuşlardır. Göz ve kulaklarını dünyâ garazlarından kurtarmamış olanlar dış perdede uğraşanlardır.)(Nizâmî)

*

(Bir kuş, Hüthüd’e sordu:’’Yolda neden kimsecikler yok?’’

Hüthüt, cevap verdi:’’Bu yalnızlık, pâdişâhın yüceliğindendir!’’

…Ey yolda şaşırmış er, pâdişah herkese yol göstermez ki! Bu ıssızlık, bu kapının yüceliğindendir; her yoksul, kapımıza gelemez bizim! Halk, binde bir kişi bu yola düşsün; bu sevdâya ulaşsın diye yıllarca bekler durur!)(Mantîk’el-Tayr)

‘’İslâm açıktan bilinir, îman kalpdedir, bilinmez.

Takvâ, işte şuradadır.

(Takvâ) derken üç defâ söyledi ve kalbini işâret etti.’’

—Hadis—

Meselâ Hazret-i Mevlânâ: ’’Eğer sen, putperestin putunda da Hakk’ı göremiyorsan, yuh olsun sana!’’ diyor.

Şimdi… O’nu sevip saydığını söyleyen veyâ üstteki sözü duyup beğenen birini düşünelim; bu kimse, Mevlânâ’nın sözünü duyduğunda putpereste bile saygıyla yaklaşması gerektiğini bilmeyecek midir?

Bilecektir.

İşte, bir tek konuda da olsa o kimsenin Mevlânâ sâyesinde ‘’sıra dışı’’ düşünmeye başlama ihtimâli vardır. Ve bunların sayısını çoğaltan bir Müslümanın yobaz, şekilci ve rejim düşmanı yâhut terör yanlısı olma gibi bir tavrı söz konusu edilebilir mi? Elbette edilemez.

Piyasadaki kötü örneklere, sahtekârlara bakarak ‘’tasavvufî hayatı’’ veyâ gerçek tarîkat mensubu mâsum kimse ve kurumları sosyal bünyemizden söküp atılması gereken birer ‘’cerahat’’ gibi görenler de üstte sözünü ettiğimiz câhil ve ‘’sıradan’’ güruhtur. Ki bunlar, milletimizin îman hayâtından ve târihinden zerre kadar bile haberdar değillerdir. Keşke bardağın biraz da dolu kısmına bakmayı bilebilselerdi, keşke bu derece ihânet içinde olmasalardı.

Eğer Siyonizm’in ve Batı’nın tuzağına düşmemiş ve onların bilir-bilmez ajanlığını yapmamış olsalardı, bardağın biraz da dolu kısmına ancak bakabilirlerdi. Ve o zaman da şu târihî gerçeği görme fırsatını bulurlardı:

Eğer dün, Müslüman-Türk’ün îman hayâtına tarîkatlar yâni tasavvuf müesseseleri hâkim olmasaydı, Türkiye bugün İran’dan veyâ Arabistan’dan farksız kaba ve câhilâne bir İslâm anlayışıyla boğulmuş bulunurdu. En başta tembelliği ortadan kaldıran tasavvuf; ezberci, taklitçi, şekilden ibâret bir din anlayışını da reddeder ve bilgiden, sevgiden yana; bu vatan ve bu devletin bekası için târih boyuncacepheden cepheye koşup seve seve ölmeyi öğreten bir insanlık mektebinin adıdır. Yeryüzündetaassuba yâni kaba saba yaşanan bir hayâta… Kısaca ‘’cehâlete’’ karşı tek ve kesin ilâç, İslâm Tasavvufu’dur. Bu kurumun ihtişamlı geçmişine bakarak, hâlde ve gelecekte oynayacağı muazzam rolü görmek hiç de zor iş değildir. Ama…



Henüz Yorum Yapılmamış.

Bir Yorum Yapın